top of page

24.Bölüm: Eylül

27 Eyl
21 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 3 Eki

24.12.2025

Mevlanasever aradı, adını Mihrümah koyduğum. . . Son geldiğinden bu yana gelmeyi düşünüp gelemediğini söyledi. Mahcubiyet, pişmanlık karışımı bir şey vardı sanki halinde. Ayrılık kararımın geçici mi kalıcı mı olduğunu, ne yapmayı planladığımı sordu. Ben de memlekette annemlerin yanında yaşayacağımı, gideceğim tarihi söyledim. Burada bir yaşam kurabileceğimi, evi satıp ortak bir bir villa alınabileceğini söyledi. Bir de gideceğim tarihe kadar birlikte bir şeyler yapmayı, dışarda yemek yemeği filan söyledi. Ama biliyordum, yapmayacaktı. . . Sadece laftı onunki... Ona güvenip de geleceğime dair bir adım atmaya kalkmazdım artık, aldığım bunca dersten sonra...


Geçen "emanet vereceğim" diye geldiğindeki gibi içimde deli bir öfke yoktu. Bir reddiye, bir set çekme, kendini kapatma arzusu da yoktu. Bir ara aklımdan "Yakın arkadaşlara eklesem mi?" diye geçirdim ama sonra beni takipten çıkmış olduğu geldi aklıma, vazgeçtim. Eskisi gibi yakınlık hissetmiyorum. Beni rüyasında görüp de aramış sahi..! Denizden gemilerle kıyıdaki insanlara yardım ediyormuşuz, zaman sahabe zamanıymış...


Beni merak edip de arayacak hali yoktu ya!? Anam babam ölüyormuş, boşanıp gidiyormuşum buralardan, hayatım kökünden sarsılmış bunların hiç önemi yoktu ya... Gerçekten arkadaş olmayı bile beceremiyor, kaldı ki dost... Burada ciddi bir sorunu var. Bu da artık onun problemi, bana ne. . . Ders onun dersi bu saatten sonra...



27.12.2025

(-"O gün geldiğinde söyleyeceğim! Hadis-i kutsi var <Müminin ferasetinden korkun çünkü o baktığında Allah'ın nuruyla bakar.>"


-"O gün geldiğinde şaşıracaksın!")



Aradığıma pişman olduğum dünkü konuşmadan bir parça bunlar. O gün geldiğinde delil olsun diye yazıyorum. Allah'ın nuruyla bakmanın nasıl bir görüş olduğuna delil olsun diye... O gün geldiğinde bildiklerime/bana gösterilenlere/hissettirilenlere şaşıracak olan sensin ey Köpek Balığı!


İçin başka dışın başka tezahürde ey kalbimize kast etmiş gafil neşteran!

Sanırsın ki kalbinde pinhan ettiğin değil bize ayan!

......

...........

.................

.....................



30.12.2025

Dün bana Şems ve Mevlana gibi arkadaş olmayı teklif etmiş olan arkadaş bu arkadaşlıktan "istediğim şartları karşılamadığı, karşılamaya çabalamadığı, bunu istemediği" için istifa etti. En azından dürüsttü bu kez...


Ne istemiştim sahi ben?


Açık, dürüst, net ve cesur olunmasını istemiştim; dostların arasında sır olmaz düsturundandı bunlar...


Şaşırdım mı buna? Evet.


Üzüldüm mü peki? Hayır.


Kanıksadım artık insanların büyük büyük sözler edip küçük küçük bile yapmamalarını... Küçücük sevene büyücük karşılık verip sonunun böyle olacağını ezberledim ki... İlk değil ki... Sevmeyi bilmiyorlardı ya da bence hep sahteydi sevgileri... Ayarı düşüktü sevgi duygularının, kalitesizdi. Artık inanmıyordum sevgilerine... Bana göre sevgi hevesiydi onların ki... Sevdiğini sanmaktı, sanrıydı işte... 13 yıllık sanrıyı kanaya kanaya uğurluyordum ben ya hani, 8 yıllık bir dostluk sanrısını da uğurlamıştım ya hani yana yana... İki günlük test sürüşü yapmış kişiye üzülecek yürek yoktu gayrı bizde... Geleni Allah adına kabul edip gideni de yine Allah adına uğurlamak gerekti... Sadece bu kadar çabuk ve bu kadar kolay vazgeçen ilkti, güldüm...


Ne ağırmış dostluğumuz ki terazinin diğer kefesine ederinde bir dostluk koyulmadı daha 38 yıl içinde. . .


(2026'dan Bugüne Notlar) İnsan sevme sanatı, karga besleme sanatıdır! Bir gün gözünü oyacağını bile bile sevmelisin... Doğasını biliyorsan isyan boşadır... Gözünü oymaya kalkmasın karga istiyorsan, sevmeyeceksin! Yok eğer sevmeyi göze alıyorsan da o gözün bir gün oyulacağını kabul edeceksin. . .


Sevgili Rabbim, karga aşamasını anladığımı sanıyorum. Hatta Sen adına kabul edip sen adına uğurluyorum da... Ama hala itirazı var bu dengesiz karşılığa içimde bir şeylerin. Artık başka bir kuşa geçebilir miyiz?


Ben artık Kartal beslemek istiyorum... "Gözümü oyacak" olanı değil "göklerdeki gözüm olacak olanı" sevmek istiyorum. . . Mümkün mü?



16.01.2026

Sanki bir çığ düştü, kattı önüne her şeyi götürüyor. Beni de içinde aktığı yöne doğru sürüklüyor. . . Her şey çok hızlı oluyor... Canım yanıyor...


Diğer evdeki kiracı aniden evi boşalttı. Eş efendi kurulu düzeni bırakıp o eve taşınıyor. Artık kimle ne konuştuysa ne çeşit bir akıl verdilerse... Ev boşalıyor ve biz artık her fizik bağlamında ayrılıyoruz. Canım yanıyor. . . Saçma vakitlerde birden ağlayıveriyorum. Sanki bu vakte kadar uyuşturulmuşum da yavaş yavaş geçiyormuş, hissetmeye başlıyormuşum gibi bölge bölge acı hissetmeye başlayıp ağlıyorum... Kısa, kesik, anlık... Sonra yine uyuşuyor gibiyim...

Meleklerin ellerinde anestezi uygulayacak şırıngalar... Azıcık hissetmeye başlayıp ağlasam sanki hemen koşup damarlarıma zerk ediyorlar... Hisseden yanlarım tekrar tekrar uyuşuyor.. Sonra yine his, yine garip seslerle kısa, kesik ağlayışlar...


Ucundan tattığım bu acının bütünü, sanıyorum kaldıramayacağım kadar büyük... Korunuyorum... Yalnız değilim, Rabbim benimle. .. Ve yüreğim O'nun kudret ellerinde... Böyle anlıyorum.


  Evden kendisinin satın aldığı tüm beyaz eşyaları ve kendisinin aldığı şeyleri alıp gitti. Yine de merhamet edip bir gün yardım ettim onun evini düzenlemeye. Beni zora koydu. Evi kiraya vermem gerekiyordu artık gitmeden önce memlekete ve bunun için de evi tamamen boşaltmak ya da eksik beyaz eşyaları alıp tamamlayarak eşyalı kiralamak için boyasını, tadilatını yaptırmak. Hepsi ayrı masraf, hepsi ayrı zaman ve emek... Tek başımaydım!


Elimdekileri son kuruşuna kadar kullandım. Evi boşaltmak gücümün çok üstündeydi, kendi özel eşyalarımı depolamak için taşıyıp yerleştirirken bileklerimi sakatlamıştım. Eksik eşyaları tamamlamak daha zahmetsizdi ve gelecekteki karanlık vakitler için belki kurulu bir düzenin varlığı umut olurdu... Gidecek bir yerim olurdu... Eksikleri tamamladım ve güzelleştirdim evimi.


Eş efendi artık taşındığı evde yerleşmeye çalışıyor, uyumaya geliyordu. Eşyalarını alıp taşındığı ilk geceydi sanıyorum. Yatağımda oturmuş bilgisayarın önünde ders çalışıyordum. Birden çok büyük bir acı oturdu göğsüme, bağıra bağıra ağlamaya başladım. Bir kaç saniye sonra ise anında yok oldu acı! Elindeki buz parçasını yıkamak için suya koyan Rakun'un buzun hemen erimesiyle suyu yer yer yoklayıp bulamadığında yaşadığı şaşkınlık gibiydi halim; elimi sol göğsümün üzerine götürmüş az önce beni bağıra bağıra ağlatan acıyı arıyordum. Sonra çok beklemeden bilgisayarın ekranına geri dönüp hiçbir şey olmamış gibi ders çalışmaya devam ettim. Bir saat geçmemişti ki yine aniden o koca acı çullandı yüreğime! Bağırarak ağlamaya başladım yine, bir iki üç saniye derken birden bire yok oldu acı yine!


O zaman sorgulamaya başladım, ben yalnızım ama niye hiç yalnız hissetmiyorum!? Hatta sanki çok kalabalık ama çok samimi kişiler varmış gibi güvende ve güvenli bir kalabalık elindeymişim gibi hissediyorum!? Sanki tarihi Kore dizilerindeki haneden üyelerinden biriyim de 40 kişilik hadim sürüsü var peşimde, ben nereye gitsem ardımda ve gözetimdeler. Neye ihtiyacım olsa daha söylemeden bana vermekteler. Acı çullanıp da kalbime, feryat figan ağlamaya başlayınca ben; ellerindeki şırıngalarla kalbime lokal anestezi uyguluyorlar. Bir anda kalbim acıyı hissetmez olup uyuşuyor... Zaman geçince tesiri geçip yeniden hissetmeye başlıyor kalbim büyük acısını ve bende yine figan, feryat! Melekler de yine koşuyor anesteziye heyhat! Göremiyor gözlerim ama hissediyor ruhum ve kalbim; varlar, yanımdalar, gözetmekteler, koşmaktalar. . . Rabbimin prensesi gibiyim :) böylece bir sonraki acı hücumuna kadar mestane gülümsüyorum... Ne büyük saadet ya Rabbi... Rabbisinin prensesi olmak. . . :))


Ateşe attılar ya İbrahim'i, O cennet halk etti alevlerin içinde! Hüküm Allah'tan gelince boynunu İsmail koydu kütüğe, en sevdiğinin boynunu vurmak için aldı İbrahim bıçağı eline; Allah için feda olana da, feda edene de O yeni bir başlangıç indirmedi mi gökten koç ile!?


26.01.2026

Muhacır kızları grubuna bir mesaj geldi. Teyze kızı Benim için "NS'nin Yeni Hayatına Merhaba" partisi düzenliyordu evinde. Güzel de bir resim hazırlamış davetiye diye :) Teyzem ve eniştem de yaşadıkları şehirden planladıkları vakitten daha önce gelmişler bana destek ve moral olsun diye. Çok değerli hissettim. Birilerinin sırf benim için bir şeyler düşünüp emek vermesi çok güzeldi. Çok uzun zamandır hissetmediğim bir duyguydu değer verilmek...


Eşyalarımı toplarken Eş efendinin annesi için yıllar içinde malzemelerini alıp tasarlayıp yapmaya çalıştığım bohça projemi buldum. Yarımdı, eski kendime saygımdan bunu bitirip teslim etmeye karar verdim. Annesiyle de böylece bir bohça ile vedalaşmış olacaktım.


Evlenirken annesi yurt dışından gelememişti. Ne onlar bize ne biz onlara bohça yapmayalım istemişlerdi. Ama annesi düğünümüzden 2-3 yıl sonra Türkiye'ye gelince bu geleneği, her şeyini özel olarak tasarlayıp kendi ellerimle yaparak yerine getirmek istemiştim. Eşya toplama işine ara verip ivedilikle bu yarım çalışmamı bitirmek için sabahlamaya başladım. Seccadesi, yazması, iğne oyalı kristal tespihi, tespihliği, Kur'an ve kılıfı, terliği, bohçası, nevresim takımı, yatak örtüsü, battaniyesi, klozet takımı, el havluları, yüz havlusu, bornoz takımı, işlemeli mendili... Hepsini özel olarak tasarlayıp ellerimle diktim, süsledim, Allah'ın izniyle bitirdim. Eş efendi beni okullar tatile girince eşyalarımla birlikte memleketime götürecekti. Oraya giderken de yol üstünde annesinin yaşadığı şehre uğrayıp bohçasını verip hatta evine serip yerleştirip öylece vedalaşıp gitmeyi planlamıştım. Ama Yaşadığım şehirdeki gelini yeni doğum yapmıştı bebek tevhidi varmış, onun için buraya gelmiş. Benim partimin olduğu gün onların da bebek tevhidi varmış. Eş efendi de oraya gidecekti. Bohçayı hazırladım paketledim arabaya yerleştirdim. Götürüp annesine versin diye. Beni Kuzenimin evine bırakıp gitti.


Harika bir masa vardı, hazırlanmış benim için. . . Teyzelerim, kuzenim, ablam, yeğenim hepsi gelmişti. Şarkılar söyledik, oynadık. Derken bir telefon geldi Eş efendiden. Annesi ve ablası benimle vedalaşmak için gelmek istiyorlarmış şimdi, buraya, partime! Karanlıklar çöktü üstüme, nasıl bir duygudaydım, kendimi kontrol edememeye başladım. Hemen mesaj attım arkadaşlıktan istifa eden o Köpek Balığına, dua istedim acilll! Çok kötü olmuştum. Ama ben tam dua isteme satırlarını yazarken bipolar olan arkadaşım mesaj attı:


"Az önce seni düşünürken insanın göğüs kafesini sıkan büyük bir yük hissettim."


Allah yüreğimin sesini duyacak olana duyurmuş meğer çoktan... Dua edecek olan kişinin gönlüne düşürmüş halimizi... Duasını almak için seçtiğin kişiye mesaj yazmak beyhude bir çırpınışmış... Uzun zaman masajımı görmemişti...


Duaları almak iyi gelmişti. Belki yüreğimi duyan bir insanın olması iyi gelmişti... Ve Allah bunun için duyurmuştu yüreğimin sesini arkadaşa... Bazen neye ihtiyacın olduğunu sen bilmezsin ama O ihtiyacını sana çoktan vermiştir...


Eve geldiler Eş efendinin anne ve ablası, sonra bohçayı onlara orada açıp tek tek göstererek sundum. Ağlıyordu Eş efendinin annesi, başındaki yazmaya çaktırmadan gözlerini silerek... Güler yüzlü olduğumu söyleyemem... Hareketlerim ve sesim sertti ve elimde de değildi... Sırf geçmişteki kendimin hatırına, o iyilik düşünen, sürprizler yapmak isteyen kızın hatırına yapıyordum bunu. Giderlerken Ablam "Bu gerçek bir veda olmadı! Söylenilmesi gerekenler söylenilmedi!" dedi.


Dış kapının önünde ayaktaydı herkes, o zaman başladım göz yaşlarımla birlikte içimde kalmasını istemediğim hislerimi dökmeye... Ablasına döndüm:


"Kendi ablamdan daha çok sevmiştim seni. Ama benim ablam asla sokakta yatırmadı beni. Eşiyle kavga da etse, kötü de olsa beni sokakta bırakmadı asla! Sen bana ablalık yapmadın! Ben yol kenarında üstümde hiçbir şey olmadan göl kıyısında toprak üstünde sabahladım, sen evine davet ettin diye gelirken yolda kocan istememiş yanımızdaki misafirle gelmemizi diye! Hayatımda hiç bu kadar aşağılanmamıştım! Ve kaza geçirdiğimde üç ay sonra kardeşinin nişanı vardı "uğrarım belki nişana giderken" dedin, gelmedin. Altı ay sonra düğünü vardı kardeşinin, ancak düğünden sonra gelmeye kalktın. Sen bana değil kardeşine geldin hep! Sen benim için gelmedin! Ben senin için kardeş değilmişim!"


"Haklısın ablacığım..." dedi, sarıldı. "Ama ben seni seviyorum gerçekten, hep sevdim. Seni arayacağım sonra telefonla." derken ağlıyordu da... (Aramayacaktı... Laf sülalesi bunlar, icraat olmaz, lafta kalır her şey onların dünyasında... Lafını etmek kafidir vicdanlarını rahatlatmaya...)


Bu konuşmaya başladığımda itiraz edip susturmaya çalıştı annesi ve ablası ama hayatında ilk defa Eş efendi onlara: "Bırakın da içindekileri söylesin." dedi. Susup dinlediler böylece... Hayret bir şeydi, ilk defa beni savunmuş ve desteklemişti!!! Asla konuşturmazdı... Engel olurdu... Sonra annesine döndüm:


"Sen bana annelik yapmadın! Buradaki diğer gelinin düşük yapmış diye ertesi gün kapısında bittin, ben bir ay hastanede, iki ay evde yattım, sakat kalma riskim çok büyüktü. İki ay sonra geldin ama önce yine diğer gelinine gidip orda kaldın on gün, torununun doğum günü varmış diye, sonra bize geldin iki gün kalıp gittin. Bana üç ay annem baktı! Onun gideceğini bildiğin halde gelip de yardım etmedin, geleyim demedin, yardıma ihtiyacın var mı demedin! Yapamadığımı, çok zorlandığımı söylediğimde "Oğlum yardım edüverü sana." dedin. Ben kendi işimi düşe kalka canım yana yana korka korka yaptım. Düşünce kaldıracak kimse yoktu evde, yalnızdım. Sen bana annelik yapmadın! Şimdi elini öpüp vedalaşacağım ama bunu da annem istediği için yapıyor olacağım. " (Annem elini öperek güzelce vedalaşmazsam hakkını helal etmeyeceğini söyleyip duruyordu her telefonda bana.)


Böylece "Yeni Hayatıma Merhaba" derken eski hayatıma da "veda" etmiş oldum içli içli ağlayıp içimde kalan söylenmedik sözleri boşaltarak...



03.02.2026

29 Ocak Perşembe günü 19.20'de memleketime doğru yola çıktık. Araba(Adını Tuğrul koymuştum) her köşesinin eşyalarımla dolduğu tekerlekli bir ambar gibi olmuştu. Arabayı çalıştırdık, ilerliyorduk ki biricik komşum Balkoncu ablanın ortanca kızı Küsküncü hanım karşıdan geliyordu, arabayı durdurdu, kapımı açtı, çıktım dışarı, sarıldı ve ağlamaya başladı... Şaşırdım, kollarımda ağlıyordu kendini tutmaksızın içli ve sesli... 3 ay barışık yaşasak 1 yıl küs kalırdı bir meseleye takıp. Ama kalp başka, akıl başka çalışıyor işte... Kalbiyle sevip aklıyla yargılayıp "çıkardım hayatımdan" diyebiliyor... Böylesi ağlayacak kadar, arabayı durduracak kadar sevdiğini bilmiyordum beni... Bazen adını Mihrümah koyduğumu kıskandığını ifade eden şeyler söylerdi... Ne garip onun umurunda bile değil gidişim, veda etmeye bile gelmedi, telefonda yapmayı söylediklerini de mahcubiyetini giderebilmek adına telaffuz ettiğini biliyordum zaten... Ama garipti işte insanlar...


Beklediğinin umuru değilken bir bakmışsın hiç beklemediğinin yüreğinde acı oluyorsun... Bir kaç gün önce de rüyasında benim vedalaşmadan gittiğimi gördüğünü uyanınca çok ağladığını söyleyip vedalaşmadan gitmememi tembihlemişti. Ondan sonra birkaç gün birlikte bir şeyler yapmıştık. Bana ikili çay fincanı hediye almış ve de güzel bir niyetle dualar yazmıştı veda için. Bazen gerçekten hiç beklemediğin yerden gönderiyor Allah sevgiyi ve ilgiyi...


Sanıyorum Eş efendiyle birlikte özel aracımızla ilk ve uzun yolculuğumuzdu... Şarkılar eşliğinde gece yarısı abilerinin bulunduğu şehre vardık. Eskiden Eltican dediğim eltim (şimdi Kankican;)) eşi ve kızları bizi güzel ve sıcak karşıladılar. Hatta bana hayatımda renk olsun niyetiyle üç tane renkli şal ve adımın baş harfi olan bir kupa hediye almışlar, verdiler... Ben de Kanki canıma ve eşine Nikah tazeleme organizasyonum için aldığım alyans yüzükleri hediye ettim. kızlarına ise Eş efendinin bana evlilik teklif mektubuyla gönderdiği künyeyi hediye ettim. Nikah tazeleme organizasyonu için aldığım küpeleri ise yolculuğa çıkmadan önce Eş efendinin en küçük kardeşinin eşine hediye etmiştim. Niyetim: "Eş efendiyle beni birleştiremeyen küpeler onların evliğini ve birlikteliğini şifalandırarak bir etsin, bir tutsun." olmuştu. Gece bize ayrı odalarda yatak açmışlardı, garip geldi. İlk defa bir yerde birileri bize ayrı yatak açıyordu... Ertesi gün vedalaşıp cuma akşamı oradan da ayrıldık.


Halledilmemiş son hesabımız kalmıştı Eş efendiyle! 500 gram altın bedeli olan mihrimin henüz bana vermediği 1 buçuk milyonu... Yolda giderken sordum:


"Bana olan borcunu nasıl ödemek istersin? Ay ay ödemek mi yoksa arabayı vererek mi?".


"Benim borcum falan yok."


"Borcunu ödemeyi mi seçeceksin yoksa Allah'ın belasını mı!?"


"Allah'ın belasını seçiyorum!"


Son üç saat direksiyonu kendim sallayarak bir sürü valiz ve yükümle 14 yıl önce çıktığım baba evine geri gelmiştim... Çook eskiden 20 yıl kadar önce babam bana öfkelendiğinde "Seni alan ertesi gün kapıya getirir!" derdi. Ben de buna dellenir: "Kimse beni kapıya getiremez, gelinecekse ben kendim gelirim, geleceksem de ertesi günü beklemem!" derdim... Ertesi gün veya aynı gün olmasa da 14 yıl sonra kendimi kapıya getirtmiştim. Şimdi de "Çok bile durdun! Ben bu kadarını bile beklemiyordum!" diyordu babam...


Kader bana yeniden çocuk olma fırsatı mı sunmuştu, iyi çocuk olma-iyi ebeveynden ilgi ve sevgi alma portalı mı açmıştı, Anne olabilmek-aile kurabilmek için beni eksikliğimi tamamlamaya başa mı döndürmüştü bilemiyorum. Ama 14 yıl öncesindeki gibi yine sınavlara hazırlanıyordum....


Annemin yaşamam için bana verdiği odaya girdiğimde yatağımın üstünde bir kargo paketi açılmak için beni bekliyordu. Kimden peki? Boğa burcu ikizler yükselenli herkesi iyileştirmek için çırpınan arkadaşımdan. . .


Lila renkli üzerinde adım yazan ince bir defter ile yine üzerlerinde adımın yazdığı; bir kalem, kupa, kalemlik, mumluk... Bazı insanlar ne kadar inceler, ne kadar zarifler, ne kadar ince düşünceliler... Yeni hayatıma başlangıcımda böyle zarafetle ellerimin tutulup yüreğimin kucaklanması ne güzel... Bazı insanlar bedenlerinin varlığını hiç aratmazlar yanında, öyle seninledir ki yürekleri, öyle seninledir ki ruhlarıyla "yanımda değil." diyemez, yanındaki bedensel yokluğunu hissedemezsin...


Papatyalı defter bitince bu deftere mi başlasam? Yok, olmaz! Bu bir günlük olmaktan çok başka bir şey olmalı. Belki yine yazmaya kıyamıyorum... Bana böylesi değerli ve kıymetli hissettiren bu defterin yapraklarına yazmaya imtina ediyorum... Üzüntümü, acımı, kederi, güzel bulmadığım ama hayatımın şimdiki hikayesinde baş rolde olan şeyleri yazarak bu ince zarafeti incitmek istemiyorum... (Çok geçmeden ansızın küçük küçük bir sürü defter daha yollayacaktı sonra... Papatyalı defterim bitince o niyetimdeki büyülü defteri alana kadar bu küçük defterlerle idare etmeye karar verecektim... Gerçek ve uzun bir ömürlük yeni bir hikayeye başlayana kadar...)


Gece yatmak için annem de bize ayrı odalarda yatak açtı. Bu da çok garip geliyordu, acımsı bir his... Yaşamaya, kucaklamaya korktuğum ve kaçtığım bir his... Sabaha kadar eşyalarıma yer açıp yerleştirmeye uğraştım. Ertesi gün de sürdü. Kahvaltıdan sonra Eş efendi gitmek için hazırlandı, evden çıkacaktı. Son şey kalmıştı artık; beni boşaması...


"Başladığı yerde bitsin yine şahitlerle..!" dedim.


Babamın nikahımızı kıydığı ahşap merdivenli küçük salonumuza girdim, Eş efendi de geldi. Annem odanın kapısını kapattı ve "Siz vedalaşın son kez." dedi. O istihare namazıyla gördüğüm, üstünde oturup avuçlarımdaki yaralı kuşu ayet ve dualarla iyileştirmeye çalıştığım ahşap merdivenin önündeydik, gözlerim acıyordu. Sarıldı bana, sarıldım, ağlıyordu içini çeke çeke. Ağladık birlikte, son kez sarılarak... Çok acıtıyordu, çok... Konuşup bir şeyler söylemek istesen bile hiçbir sözü kabul etmiyordu sanki duygular... Hiçbir kelimeye bürünmediler...


Annem "Bitince haber verin öyle gelelim içeri." dedi. Sonra hemen balkona attı kendini Eş efendi. Ağladığı görülmesin, dizginlesin diye... Bir müddet ağlamasını durdurup sakinleşene kadar orda kaldı. Annem, babam, kardeşim ve eşi içeri gelip oturdu. Eş efendi de sakinleşince balkondan gelip sağ yanıma oturdu. Babam tam karşımızdaydı ve Eş efendiye:


"İçinden ne geliyorsa söyle." dedi.


"Nasıl yani?"


"Ne söylemek istiyorsan..."


"Ne diyeceğim, üç kere <boş ol> mu?" dedi Eş efendi. Karanlıktı gözleri, soğuk, acı...


"Bir kere demen yeter." dedi babam.


"Zaten üç kere diyemezsin, üç talaktan biri bana ait." dedim.


"O zaman <boş ol> diyim." dedi gözlerime garipçe bir acıyla bakarak ve daralmış bir nefesle...


Böylece oturduğumuz yerlerden kalktık. Annem ağlayarak sarıldı, artık Eş olmayan efendiye: "Sen benim oğlumsun, sen istediğin müddetçe ben senin annen olacağım hep, Seni seveceğim her zaman!" dedi ağlıyordu... Eş efendi de ağlıyordu... Bir müddet ağlaştılar çok sesli... Duyanın canını yakıyordu... Annem benim, biliyorum hep kendi oğlu bildi de annelik etti... Ama o hiç anne bilmedi annemi... Hep soğuktu, hep uzak... Bağ kurmadı... Belki bilmiyordu, sevmeyi de sevilmeyi de bilmiyordu...


Evin kapısından çıkarken babam da sarıldı, artık Eş olmayan efendiye ve o da başladı kendini bırakıp ağlamaya seslice: "Burada her zaman bir baban var!" dedi ağlıyordu, konuşurken sesi incelip dalgalanıyordu... Ağlıyorlardı, sarılmış birlikte... İlk defa annem ve babamla bu kadar yakın ve samimi bir temas kurdu, kalp kalbe. . . Babamı ağlarken görmek zordur... Bu kadar üzüleceğini bilmiyordum...


Sonra aşağı indik, annemin elinde fi tarihinden kalma pembe plastik bir sürahi, su doluydu ağzına kadar, onu 5 kat aşağıya taşıdı... Artık Eş olmayan efendi, arabasına bindi ve arkasına bakmadan gitti. Annem de 5 kat taşıdığı dolu sürahiyi savurup su döktü giden arabanın ardından ve 14 yıllık bir hikaye böyle bitti...


Tüm bu olanlarda gözüm ağlarken dudaklarım güldü... Ne yaşadığımı bilmiyorum ama tek bir şey yaşamadığım aşikardı... Son geceydi, bazen son kez bir şeyler söylemek istedim gidip odaya yanına... Sonra o şeyleri zaten söylemiş olduğumu hatırladım ve tekrar söylemeye gerek görmeyip vazgeçtim. Söylenecek her şeyi zaten çoktan söylemiştim. Ve belki de çekilebilecek en büyük acıları da önceden çekmiştim ki kalbim uyuşuktu, yarım yamalak duyguları hissediyordu. Uyuşturulmuş bir kalple geziyordum. Birden bire kırk kat yabancı-el olacak olması dehşete düşürüyor, kalbim çırpınacak gibi olup gözlerim dolsa da yağı bitmiş kandil gibi sönüveriyordu hemen. Artık eldi o, haramdı bana, ne garip... Ne çok garip, birden bire el olmak...


04.02.2026

Telefonuma uzunca bir mesaj gelmişti baba evimdeki yalnızlığıma gömülmeye başlamışken, En baş Müridimden... O henüz 20 yaşında bir üniversite öğrencisi. Kim peki o? Bir bakış ile konuşup ruhumu görmüş olan kız... Komşu kızı...


"Bu bir daha görüşmeyeceğiz manasına gelen bir veda değil ancak yine de bir veda...

Ve ben bunu yapabilecek güçte değilim. Bu sözleri sarf etmeye gelmek için bile geç kaldım; içimdeki bu burukluk ve hüzünden, en önemlisi de sana karşı yüzüm olmadığından...


Kendimi çok mahcup hissediyorum her konuda... Gösterilmeyen, yeterince hissettirilmeyen sevgi, evet sevgidir belki ama bu sevgiyi, sevgi duyduğuna da her daim hissettirebilmek gerekli. Onun da ihtiyacı var buna senin de...


Daha önce de dile getirdiğim gibi sana olan sevgimi, verdiğim değeri çoğunlukla içimde yaşadım ve olması gerektiği gibi veremedim sana lütfen beni affet. Ben kendi yolculuğumda o kadar kaybolmuş ve o kadar yıpranmıştım ki bazen hayatı hissederek bile yaşayamazken sevgimi nasıl hissettirebilirdim!?


Sürekli denizlerde boğulurken bazı şeylerden, bazı insanlardan, sorulardan, cevaplarken konuşmaktan, vakit geçirmekten kaçtım hep... Ahh sevgilim NS! Doğru insan yanlış zaman mı demeliyim? Ben zaten hep yanlış zaman diyerek doğru zamanı umut ederek yaşadım ama anladım ki öyle bir zaman yok ve gelmeyecek o yüzden ân için elinden geleni yapmak gerek.


Senin ile yaşayacağım yaşamak istediğim birçok ânı kaybettim ben..! Benim için büyük bir kayıp, büyük bir yara, büyük bir acı buna inan..! Hisler, ruhun hissettikleri bazen gerçekten kelimelere sığmıyor, sığmaz!


Ruhum ruhuna aşina... Ruhum hep seni andı, seni yaşadı, seni hissetti, seni anladı ama uzaktan...


Bahaneler değildi aslında sana karşı olanlar, ben sadece bir çocuktum; bir değişimin, gelişimin ve imtihanların içinde kaybolmuş vaziyetteydim. İlahi bir yolculukta hem kendimi hem ilahı tanımaya, anlamaya çalışan bir çocuktum. Her şeyi içimde yaşayan bir insanken çoğunu senle konuşmayı da tercih ettim ilk günden beri... Çünkü gözlerinde gördüm her şeyi ve benim senle konuşmama bile gerek yoktu beni anlaman için... Ve çoğunlukla da kaçtım yine beni, duygularımı konuşmaktan. Geçiş süreçlerim; hayatımla, geleceğimle ilgili tercih etmem gereken şeyler gerçekten benim için sancılıydı. Ben hep yangınların içindeyken yakındık ama ben baharları yaşarken yakın olmayı çok isterdim...

Belki bir gün öyle bir vakitte, öyle bir halde de yaşayacağımız çok şey olur...

Hakkını helal et, sen benim için tarifi olmayan çok güzel manalarsın... ❤️


Senin haberin yoktu ama sen çoğu zaman benim ânlarımdaydın, hatırımdaydın, hayallerimdeydin, gönlümdeydin...


Şimdi bu yeni yolculuğunda Allah seni mesut etsin, yollarını kolaylaştırsın, çiçeklendirsin. Dualarım, yüreğim ve ruhum hakiki olarak seninle.


Seni seviyorum."


Gözlerimden yaşlar süzülerek okuyordum... Ben hiç böyle güzel, böyle dürüst, böyle içten gerçek itiraflarla ve pişmanlıklar sunularak uğurlanmadım... Hiç kimsenin umurunda olmadım. Gitmişim, kalmışım, varmışım, yokmuşum önemi olmadı kimse için bu denli. Cevap verdim:


"Ve gerçek bir göz yaşı da sığmaz imojilere, kelimelere... Anlamak ama söyleyecek bir şeyi olmamak... Artık defterimin sayfalarında satırlanıyor sözlerin... Telefonların hafızaları silinir ama kalemlerin mürekkepleri bazen asırlara meydan okuyor... Ben de sözlerini kalemimle ömürlendirerek teşekkür ediyorum bu samimi duyguların sözlerine...


İnsana en büyük ders; kaybediştir, mahrum kalıştır. En ihtiyaç duyup en sevdiğini, kendini kendisinde bulduğunu yitirmektir ellerinden... Eldeki ânın en büyük hazine olduğunu ne de çok can yakarak anlatıyor tıpkı Bengü taşlarına kazınan yazılar gibi bin yıllık dersler oluyor belki nesiller boyu DNA da taşınacak... Ne demiş şair: "ölenler hayvandürür, aşıklar ölmez!"


Yine de insan kendisi için nasıl güzellikler hazırlandığını bilemez... Öyle diyor kaderi yazan, ne güzel bir umut..."


"kıymet veren kıymetli insan...

Teşekkür ederim. Allah senin kıymetini ruhuyla gönlüyle bilen anlayan ve sana fazlasıyla veren insanları çoğaltsın etrafında ve bunun şükrüyle de lütuflandırsın seni.

En Baş Müridin"


"16.09.2026

İYİ Kİ'M... ruhumun dostu, teşekkür ederim. Varlığın daim olsun. Allah yar ve yardımcımız olsun. Gönlümün şenliğisin... Yalnızlığımın hüznünü varlığınla silensin... Bir ruh, bir eş, bir dost, bir yoldaş, ruhumun karşılaştığı yegane aşksın, cansın canansın, iyi ki varsın."


"Gözlerim bir şok oldu şu an! Kaleminizde bugün başka bir can var, azizim hayat bahşediyorsunuz ;) Kalbimde kalbini gördüğüm..! Bir gün seni de yazacağım... Geçtiğimiz yol farklı olsa da, pusula aynı... Yardım eder.


Gelmedin, belki gelirsin demiştim ama bakalım ne zaman zile basıp sürpriz yapacaksın. Gönderdiğin Dolunay gecemizde çekilmiş fotoğrafın tablosunu her kıbleye dönüşte gördükçe bir zaman yolculuğu yapıyorum... Gözlerime dolan ama acıtmayan o damlasın..."


"Ben de hayalini kurdum çok kez..... Ama daha zamanı var vuslatımızın. Gördüklerime bir şahit daha bulamadığım, bir anlayan daha bulamadığım sorguladığım zamanlarda; Varlığına hep susadığımsın... Ve "Acaba var mı öyle bakan gözlerden, kalpten, ruhtan?" diye gezinirken bir çok diyarda, Rabbimin bana lutfettiğisin... Varlığına şürkettiğimsin sen NS'm... Gecen hayrolsun, rahmet yağsın her zerrene..."


"Küçüğüm..! (Hem zamansal hem versiyonel vurgu;))

Ama kimse de göremediğim büyüklüktesin de... İki koca aslan yüreklinin birbirini yücelttiği satırlar bunlar. . . (Ay aslan vurgusu ;))

Birinin zahmetsizce gözlerinden bakıp kalbini görmesi ve anlamının ötesinde hissetmesi ne büyük bir ilahi lutuf... Ki anlatmaya gerek yok biliyorsun... Gecen her karanlığına nur olsun... Allah'a emanet."


Oradan ev alıp taşındığımızda uzun zaman kimse komşuluk yapmadı. Salonumuzun penceresinin çaprazında onların salonlarının balkonu vardı, aynı katta. 12-13 yaşlarında imam hatibe giden ve bölgedeki tek başörtülü çocuktu. Balkonda çok konuşurdu, annesiyle, babasıyla, ablası ve misafirlerle... Sesi hep bizim evin içindeydi. Kur'an öğretirdi komşulara, daha orta okula gitmesine rağmen bilmişlik ve çene seviyesi Everest zirvesindeydi :)


O bilmezdi, dinlerdim onu tebessümle, henüz tanışmamışken... Dile kolay tam 9 yıl bitişik bloklarda yaşadık ama çok az şey yaptık birlikte. Uzun zaman tanışmadık bile mesela... İlk kez birlikte bir akşam sahilde yürüyüp dil ile konuştuğumuzdan çok ötesini ruh ile bir bakışla konuştuğumuz o an var gerçek bir tanışma adına..! Sonra da bir dolunay gecesi denizdeki çil çil pırıltılara karşı iskelede ayaklarımızı denize indirip sallandırdığımız gece... Şarkılar söyledik, ilahiler... Bazen gitarın tellerini titreştirdik duygularla; Küsküncü Hanım ablası, o ve ben... Bisiklet turu yaptık Küsküncü Hanımın organizatörlüğünde... Piknikler yaptık, karda, kışta, ayda, güneşte... Oradaki vekil ailem gibiydiler, genellikle balkonda yaşadıkları için onlara "Balkoncu ailesi" adını vermiştim... Balkoncu abla, Balkoncu amca ve 3 kızı. . . Aynı bizim gibi üç kız kardeştiler... Balkoncu ablam bana su börekleri yapardı, sarmalar sarıp getirirdi yalnızken bir şey yapıp yemiyorum diye... Sevdiğim şeyleri yaparsa mutlaka seviyorum diye bana da getirirdi... Bazen yürüyüşlerime eşlik ederdi...


Adına "Nur" eklediğim! Ben seni hep uzaktan izledim, hep dinledim... Çoğu zaman kaçtın hep konuşmaktan, buluşmaktan içindeki fırtınalara kaçtın da gelmedin sahillerime...


Korkularını yenmeni seyrettim ben, zaman içinde... Yaşayacaklarını kader levhasında görmek acı verse de değiştiremeyeceğimi bilmek ve susabilmek çok daha zordu. Bu senin yolculuğundu; sadece bana gelirsen tutabilirdim ellerinden, sadece konuşmak istersen dokunabilirdim yüreğine inceden inceden dinlerken... Bu senin yolcuğundu, gelmedin. . .


Ve uzağında tuttuğun olarak ruhunu seyrettim ben; mekansız, zamansız, habersiz, istemeyişine saygılı ama kartal gibi keskin, baykuş gibi bilge seni izledim...


Hani bizim evde herkesi toplamıştım yine bir davetle, Mihrümah ile kızı birlikte dans ettiler, birlikte fikir alışverişlerini, arkadaşça ama derin konularda konuşup annesinin kızına rehberliğini, ilişkilerini görünce yanıma gelip bana sarılmış ve "Ben seni böyle annem gibi hissediyorum, anne kız gibiyiz bence." demiştin. Bir kızım olsaydı senin gibi mi olurdu acaba? İlk defa biri beni anne olarak görmüştü, ilk defa biri anne olarak beni seçeceğini söylemişti... Ben hep sana açık bıraktım kollarımı, sarmak için... Olur da bir gün seçtiğin annenin sıcaklığına ihtiyaç duyarsın diye. . . Ama ben güçlü çocuklar yetiştirirmişim, bana ihtiyaç duymayacak kartal gibi keskin, baykuş gibi bilge...


Hani son görüşmemizde Bursa'da ben öylece her hissimi kalbime hapsetmişken geçip karşıma gözlerime bakarak: "Konuşamıyorum ama yüreğini hissediyorum..." demiştin ya... Bu yalnız yüreğimin çok büyük bir teşekkürüdür sana, yüreğime değen gözlerine müteşekkirdir kederim... Kendimi kapadığım zindanda, parmaklıklar ardından el uzatıp tutandın o gün... İnan zaten hiçbir kelimeye ihtiyacım yoktu, yüreğime anlayış ve sevgiyle değen bir çift göz yeter, hisseden bir yürek yeter..!


Hani sizin bloğun içinde yaşayıp da hep sizin eve girmeye çalışan o yavru kedi vardı ya, annen hiç istemezdi onu. İşte onu senin için sahiplendim ben..! O senin ruhundu... Patisi kalpli, sevgiye muhtaç, ilgiye aç, çokça seven, asil ama tatlı da... "Kızım" dedim ona... Ben gittim, ama o hala orda... Bir ben kalmadı orada benden geriye ama bir sen hala orda...


Ve bir daha asla vakit varken sevdiklerinle yaşayabileceklerini erteleyip zamanın kucağına bırakma!

.................................................................................................................................................................................................


( Eş Efendi- "Belki bir gün şiir yazarım sana. . ."

NSHS- "Yazacaksın. . !" )


Memlekete taşınmadan önce evimizdeki akşamlardan birinde salonda ayakta dururken söyledin, tuhaf bir acıyla: "Belki bir gün şiir yazarım sana..."


...

2007 yılıydı, üst kattaki salonda şimdi yemek masasının olduğu bölümün pencere önünde kanepe vardı ve orada yatıyordum, mevsim yazdı. Uyuyordum.


Uykumda orta yaşlı bir erkek sesi, şiir okuyordu, fakat her harfi kendi duygularıydı... Öyle acı, öyle pişmanlık, öyle keder ve öyle büyük bir özlemin sızısı vardı ki sesinde dayanamıyordum duymaya, vücudumun her yanı elektriğe tutulmuş gibi çarpılıyordu. Adam bir kadını tarif ediyordu, aşık olduğu kadını! Ama öyle tarif ediyordu ki gözlerimde canlanmakla kalmıyor ben de aşık oluyordum o kadına...


Kadına "Eylül" diyordu... Bir şey yapmış adam ve kadını kaybetmiş, çok büyük acıyla titreyip o tok sesi sönüyor, derin derin alıyordu nefesi... Çok büyük bir acı, yakıyor içimi duydukça o sesi!!! Sesinden yayılıyor acının ateşi... Telafisi yok yaptığı şeyin, yanıyor... Geri dönüşü yok! Kahroluşu sesinde inliyor... Bu nasıl bir pişmanlık acısı ya Rabbi!? Uyandım, ağlıyorum hüngür hüngür... Rüya görülür, ben sadece duydum... Bu nedir, nasıl bir şeydir!? Kimdir, benimle ne alaka, ne ilgidir!?


Anlamıyorum bu ne? Rüya desen o görülen bir şey! Bu sadece bir ses! Ciğerimi yakan, yüreğimi cehenneme sokan, acıdan nefes aldırmayan bir ses! Şiir uzun ve muhteşemdi ama sadece son satırlar aklımda hayal mayal... Yakıyor beni cayır cayır bu acı!!! Ağlamakla geçmiyor, bitmiyor... "Allah'ım her kimse bu, acısını al, hafiflet, kurtar bu cehennemden ya Rabbi! Ben bu acının sesini duymaya dayanamıyorum, bu acı nasıl taşınır, kurtar ya Rabbi!......" saatlerce ağlayıp o kişiye dualar ettim... Kimliğinin ne önemi var!? Acısı gerçek!!! Hiç unutamadım yüreğinin pişmanlık ve hayranlık şiirini okuyan o sesi...


5 yıl sonra tanışmak için ablanla bize gelmiştiniz. Hatırlar mısın bilmem, üst kattaki salonun küçük salona inen ahşap merdivenlerinin kapısı önündeydin. Yani 5 yıl önce uyuyup da şiir duyduğum odadaydık... Birinin şiirinden bir parça ezbere söyledin. Beynimden vurulmuşa döndüm işte o an! Bu ses!? Bu ses işte o ses!!! Uykumda şiirini duyduğum ses, sesinden ruhunun azabını duyduğum ses!!! O zaman demiştim sana: "Bana bir daha şiir okuma!" Hiç sormadın "Neden?" diye. . . Şiir okumandan hiç hoşlanmazdım işte bu yüzden... Bana o pişmanlık cehenneminde yanan adamı hatırlatırdın. "Bu ses, işte o ses!!!" diye içimde bir ses feryadı basardı...


""Ne yapacak da beni kaybedecek!? Ben "Eylül" müyüm!? O zaman aldatacak bir gün beni... Başka bu kadar büyük ne olabilir, yok ki...""


Huzurumu kaçırıp cehenneme atan sesler başlardı, içimde konuşmaya. Senin beğendiğin ve gururlandığın o sesin, şiir okuduğunda alkışlatmazdı asla seni bana... Aldatılıp ihanete uğratacağımın ilanı gibi gelirdi o ses kulağıma... Hiç kabul etmek istemezdim böyle bir şeyi... Eylül aşık olunacak, hayran kalınacak bir kadındı evet ama hata yapılarak ihanet edilerek kaybedilecek bir kadın olmak istemiyordum ki ben! Acı olmak istemiyordum bir kalbe ben!!! Acı çekmek de istemiyordum... Ucunda ayrılık varsa sevmek de istemiyordum...


Sonra zaman içinde seni tanıdıkça öyle bir şiir yazacak duygusal derinliğe sahip olmadığını öğrendim. Bu iyi bir şey değildi evet ama bana huzur veriyordu. Demek ki Eş efendi değil o, sadece ses benzerliği, Eş efendide öyle bir kaabiliyet, derinlik, duygusal farkındalık ve betimleme kudreti yok... O bu yüzeyellikle öyle duygular yaşayamaz da yazamaz da... O zaman hiç sorun yok, şiir de okusa olur... Öylesine derin, öylesine inceden, öylesine özen ve dikkatle her şeyiyle bir kadını tanımayı becerip bunu kaleme dökecek pratikleri hiç görmedim sende. İnandım sonra, o sesin sana ait olamayacağına. Zira bana ait en bariz şeyleri bile bilmiyordun gözlerimin rengi gibi şeyleri, 13 yıl sonra bile...


Hani filmlerde kahinlere gelecekten bir parça gösterilir sadece de onlar da olacak olana engel olmak için uğraşıp durur ya ve o an geldiğinde de aslında tüm o çabanın bu olayın gerçekleşmesine sebep olduğunu fark ederler ya. . . İşte öyle bir şey. . .

,

Ne zaman beni kaybedeceğin şeyler yapsan uyandı içimde huzursuzluk... İhanet ettin bana; hassasiyetlerimi bile bile çiğneyerek, benimle olmak yerine başkalarını tercih ederek... Yalan söyledin gereksiz şeylerde bile... Yapmayacağına söz verdiğin şeyi gidip gizli gizli yaptın. Sevdiğim şeyleriyse bilerek yapmadın hatta hep karşı çıktın, kerih gördün. Biz'im adına, ilişkimiz için istediğim ne varsa hep itiraz ettin, aksi için savaş verdin, istemedin, rıza göstermedin. Güvenmeme izin vermedin hiç sana... "Tamam" dediğin hiçbir şey tamam olmadı mesela... Ama hala inan emin olamıyorum ne yaptın kaderlerimizin yollarını ayıran bu kadar büyük, sen bana!? Ne yaptın da kaybettin!? Çünkü bu kararı ben vermedim, bu karar göklerde verildi...


Gerçekten sevmedin ki... Ailen vardı sahi senin, beni bırakıp gittiğin şu evliliğimizin 4. yılında, 3 yıldır görmediğin yeğenin vardı senin... Bana değil başkalarına koşuyordun dimi!? Bana değil başkalarına susuyordun sen, başkalarına açtın sahi! Başkalarını dinliyordun, başkalarından yönlendirme kabul ediyordun, başkalarının fikirlerine açıktın...


Artık önemi yok ama... Biliyorum hepsi benim içimdeki kendime olan zulmümün projeksiyonuydu. Sen sadece bir oyuncuydun bu projeksiyonda... Asıl fail bendim hep... Sen benim kendime karşı ilgisizliğimdin... Sen benim başkalarına gidip de kendime gelmeyişlerimdin. Sen benim herkes için çok şey yapıp kendim için bir şey yapmaya gelince erteleyişlerimdin, önemsemeyişlerimdin... Evet, benim kimliğimi, kişilimi, kalbimi, içimdekini, dışıma yansıtabildiğimi hatta gözlerimin rengini bile bilmedin, bilmek için bakmadın, bilmeye değer görmedin 13 yıldır... İşte tüm bu bildiğim bana acı veren şeyler, benim bana yaptığım zulmün tezahürüydü bana, inan hepsini hala yavaş yavaş fark ediyorum. Ve sana hiç kızgın değilim.


Bu, hayatımda üstlendiğin çok zor bir görevdi. Teşekkür ederim, mesajımı aldım Hakk'tan, hala yatağıma uzandığımda aklıma bir arıza olay geldiğinde ilişkimizin geçmişine ait, kendimle ilgili yeni bir aydınlanma yaşıyorum Allah'ın keremiyle... Allah bana bu idraki verdi fakat ben ilah değildim ki sana bu idraki vereyim! Ama çok istedim, çok mücadele ettim bunun için, haddi de aştım belki çokça... Çünkü biliyordum ki sen de bu idrake ulaşırsan birlikte kanat açardık göklere!!! O zaman denk olurduk birbirimize, o zaman eş olabilirdik kaderde... Sen hiç istemedin!!! Hiç bilmek, öğrenmek istemedin, hep cehaletin mutluluğuyla yaşamayı seçtin. Hidayeti veren Allah idi ve onu dileyene verirdi, öyle diyordu kitabında. İşte sen dilemedin... Benim senin adına dileyişlerim bu yüzden hep sonuçsuz kaldı...


Çünkü kaderin bu iç-dış projeksiyon kanunu aynıyla senin için de geçerliydi... O hep sana bağıran kadın var ya, hep kulak tıkayıp hiç dinlemediğin kalbindi senin!!! Dinlemeyip, dikkate almayıp bir de bağırıyor diye nefret ettiğin kalbini dış dünyanda da göresin diye projekte eden oyuncuydu o Kaderinde!!! Şimdi ne zulüm etmişsin bak da gör kendine... Al dersini de tekrar etme!


Eğer bir gün böyle bir şiir yazarsan bu, senin kendi kırılmaz bentlerini aşıp geçtiğinin delilidir, hiç üzülme! Eylül'ü kaybetsen de kendi derinliğine ulaştın, Kendi Eylül'üne kavuştun, en zor şeyi başardın! Kendi kalbini dinlemeyi, acını göğüsleyip kucaklamayı, duygularına kendini açmayı başardın! Önemli olan sendin, kendi kaderin için... Ve bu şiiri yazabildiysen hayatındaki varlığımda yapamadığın o büyük sıçramayı gerçekleştirebilmişsin; nihayet kalbini dinlemeyi, duygunu hissetmeyi, hepsini olduğu gerçeklikte ve derinlikte kucaklayıp kabul etmeyi başarmışsın demektir, kendi kalbine vermen gereken önem ve önceliği, göstermen gereken hassasiyeti öğrenmişsin demektir. Kalbinin kilitlerini çözmüş, zincirlerini kırmışsın demektir. Seni tebrik ederim, sonunda kendini kazandın..!


Sana varlığımda armağan edemediğim "kalbinin hakikati"ni, yokluğumun armağan edişini kutluyorum... Zaman döngüseldir... Alman senaryo stili gibi; sonu en başta verilir....


Rüyamda duyduğum şiirin son satırları hayal meyal aklımda hala, baktım eski günlüklere, işte şöyle:


"Ansızın dolardı gözlerine hüzün

Yavaş yavaş solardı yüzün

Eylül! Eylül'üm..!

Şimdi öpecek başka dudaklar var. . ."



.................................SON..................................



Evlilikle Birlikte

Dr. Nurcem Hanzadebek Çep

Yorumlar


Nun Külliyesi

  • alt.text.label.Instagram
  • alt.text.label.Instagram

©2022, Nun Külliyesi. Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page