21. Bölüm: Bak O Güneş Batıyor
Güncelleme tarihi: 4 Eki

19.09.2025
16 Eylülde Mevlevi abla arayıp "Rüya var." dedi. Bir iki hafta önce "Boşanmam hayırlı mı değil mi?" niyetiyle rüyaya yatmasını söylemiştim. Hala emin olmaya ihtiyaç duyuyor olmam çok mu garip yoksa normal mi bilemiyorum. O da: "Ben öyle rüya görmüyorum, bana gerektiğinde gösteriliyor." diyerek ama yine de deneyeceğini söylemişti. Günlerce de dediği gibi rüya görmedi.
15 Eylülde aile meclisinde ablam önderliğinde benim boşanma mevzum konuşulmuştu. Babam: "Sen evlenirsen yine boşanırsın. Ayrılacaksan bir daha evlenmemek üzere ayrıl." dedi. Rabiya'tül-Adeviyye'yi de örnek gösterdi. Annem ise "Seni anlıyorum, yaşamak istediklerini yaşa yavrum." diyerek gözleri dolmuş şekilde sarıldı bana. Babam tekrar: "Ben anlıyorum ki sen dünya zevklerine meyletmişsin." dedi. İrkildim. . !
Birkaç gün içinde ya bir arkadaş hep olumsuz ilişkilerden, ahlaksız erkeklerden bahsetti veya bir başkası boşanılan ikinci evlilik şakası yaptı. Şoka girdim, midem tuhaf oldu. Ne çeşit bir dünyanın içindeyim anlayamadım. "Allah bana bu olaylarla ne diyor? Ayrılırsam belamı mı verecek!?" gibi bir sürü soru, evham ve korku içimi kapladı. Sorguladım durdum kendimi. . . Canım acırken hissettim ki "Bir rüya gelecek Mevlevi ablayla!"
Teşekkür ederim Rabbim, acil gönderdiğin ilhamlar için... Ve ertesi sabah Mevlevi abla rüya gördüğünü söyleyip anlatmak için aradı. Çok manidar ve çok uzun bir rüyaydı. Birkaç gün bu rüyayı analiz etmedim, duygularımdan arınmayı bekledim. Evime geri döndüm ve Rabbime yöneldim.
Memleketten eve yolculuk çok uzun süren bir yolculuktu. ovalardan, dağların arasından, denizlerin kıyısından geçip gidecek bir sürü manzaraya şahit olacaktık. Güzelliklere bakmak insanın içini de güzelleştiriyordu. Yolun yarısını devirmişken uzaklarda iki yeşil, başı hafif dumanlı, birbirine kavuşuk dağ göründü, kökleri bir ama yamaçlarından ayrılıp karşılıklı yerlerden göklere yükselmiş iki dağ. Sonra hayretle gördüğüm şeyin heyecanıyla doldum. Hayatımda ilk defa kartal görüyordum hem de iki koca kartal...
Birbirine eteklerinden yapışık bu iki ulu dağın her birinin tepesinin de çok üstünde o koca iki kartal, kim bilir kaç yüz metre mesafeden aynı hizada, aynı yükseklikte, karşı karşıya havadaydılar. O kadar uzak mesafeden birbirlerinin gözbebeklerini gören bu kartallar, o gözlerin ötesindeki ruhlarına ulaşmış, kalbi-iradeyi-bedeni birbirlerine kitlemiş bir şeyi bekler gibi duruyorlardı. Hiç kımıldamadan aradaki onca mesafeye rağmen havada ne yapıyorlardı?
Uzun süre seyrettim onları... İkisi de hiç kımıldamadı, İradesini bozmadı, asil ve usta birer stratejist gibi hedefe kilitli, birbirlerinin gözlerinin derunundan ruhunun özüne bakmanın dışında tek bir hamleleri görünmüyordu. O yükseklikte kanat çırpmaksızın ve kımıldamaksızın havada durabilmenin kudreti ve o yüzlerce metre uzaklıktan diğerinin ruhuna erişip kitlenmeleri muhteşemdi. . . Çooook uzaklar ama birbirlerinin içindeler gibi... Tek bir iradeye bürünmüşler gibi... Devasa kara kanatlarını birlikte açmışlar, sanki kucakladıkları şey gök yüzü gibi... Birlikte hiçbir kör nokta bırakmamış gibi keskin ve bütünler... Öyle büyük bir baskı altında kudretle hareketsiz, ve öyle ciddi bir meselede çok sessiz... Ne derin manalar, aşıyor o mesafeleri an içinde... Ne yüksek bir asalet, birbirinin aynıyla hareket... Ne muhteşem bir denge, ne alçak diğerinden ne de yüksek; bir hizada ve ve mesafelerin yok olduğu göz göze ruhtan kudret...
Bunca yaşanmış kaderimde seyredemediğimi, kökleri birleşik iki ulu dağın zirvesi üstünde bu bir çift kartalın yaşamında seyredebilmek, ruhumun hissettiği muhteşem bir lezzet. . . Ders mi bu ya Rabbi, lutuf mu, umut mu..? Sembol diliyle okusam: dağ, yükselmiş insan demek. Eteklerinden birleşik iki dağ olmaları peki? Kartal ne demek sahi? Kartal: Büyük güç, güçlü görüş; ruhun hızla yükselmesi, bilgece kullanılması gereken muazzam bir özgürlük; kendi sorumluluğunu üstlenip kendi gereksinimlerini karşılamak. . . Birbirine karşı kitlenmiş iki kartal peki?
27.09.2025
Dün gece çok ağladık, ayrılık meselemiz üzerine. . . Eş efendi çok dengesiz ve kızgındı; bir ağlıyor, bir bağırıyor, bir suçluyor, bir suçlu hissediyor. . . Sakinleştirmeye çalıştım. Sonunda benden özür diledi. Niçin özür dilediğini sordum.
"Hayalini gerçekleştiremediğim için." dedi.
"Ne hayali?"
"Oyuncak alırken ki heyecanın gözlerimin önüne geliyor." dedi ve ağlayarak lavaboya gitti.
"Olması gerekseydi, olurdu. Bu senin suçun değil. . ." dedim, ağlıyordum. . .
30.09.2025
Gece "Beni sırat-ı müstakimde ilerlet." diye dua ettim. Ve yine Mevlevi ablanın rüyasıyla cevap geleceği ilham edildi. Öğlende Mevlevi arayıp üzerimden siyah tül gibi bir şeyin kalktığını gördüğünü anlattı ve daha bir sürü sembol. . . Üzerimden karanlıkların kaldırılmasına sebep; Allah'a olan sığınmam, yakarışım, güvenişim ve sadece O'na dayanmışlıkla içimde açılan teslimiyet olmalı. . . Mevlevi ablaya eşyalarımı toplayıp gitmeye karar verdiğimi, oyuncakları ne yapacağımızı söylediğimde: "Yapma şimdi, öyle bir şey gelmedi." dedi. Oyuncakları kimsesiz çocuklara dağıtmaktı niyetim. . .
06.10.2025
Yolda yürüyoruz, Eş efendiyle ve birden bana: "Sen ölürsen bana ne diyecekler? Bekar-dul mu?"
İç sesim: (Niye ben ölüyorum şimdi durduk yere!?)
". . ?"
"Son zamanlarda iyi davranayım, belki yeniden aşık olurum karıcığıma."
İç sesim: (İyi davrandığında aşık olabiliyorsan bu zamana kadar neredeydi aklın!?"
". . !"
"Seni bu kadar sevdiğimi bilmiyordum. . ."
İç sesim: (Sevmiyordun ki sadece kaybetmekten korkuyorsun. "Elalem ne der? İnsanların gözündeki statüm ne olur? Başarısız olmuş olmak gibi bir sürü korku sarınca sevdiğini sanıyorsun, vazgeçmesi zor geliyor sadece. Alışkanlık da var tabi. . .)
". . ."
"Madem gideceksin, alayım biletini hemen git, bir an önce unutmaya başlayayım. Vaktim gitti benim. Baba olamadım hala vaktim gidiyor, bir an önce evlenmem lazım."
İç sesim: (Menopoza girecek olanın sen olduğunu bilmiyordum!)
". . !"
'Son son akşam yemeğine götürmek' söylemiyle yediğimiz yemekten sonra ablamlara gitmişiz. Ablam, yeğenim, ben ve Eş efendi var ortamda. Konuşma aynen şu:
Eş Efendi: "Dünyadaki kadınların %98'inin isteyeceği bir adamım ben, anlamıyorum! Beni bu bulmuş!"
Ablam: "%2'lik kısmına düşmüşsün, nasip... Nasıl birini istiyorsun?
Eş Efendi: "Çalışan biri olsun, beni anlasın, öğretmen olsun. Ailemle iyi geçinsin, bize uysun, uyumlu olsun, mutlu etsin. Fazla güzel olmasın."
Ablam: "Tamam bulurum ben sana."
Durumun tarifini yapacak kelime bulamadığım gibi verebilecek makul bir tepki de bulamıyorum. Gülsem gülünmez, ağlasam ağlanmaz. Bu nasıl bir durum ya!? Medeni olmanın sınırlarını geçmiş bence. . .Bu arada sevgili ablam bana dönüyor:
Ablam: "Kızmazsın dimi kardeşim? Yok yok kızmazsın.
Bu esnada hala nikahlı eşim olan arkadaşa yani Eş efendiye ablamın aklından kimi düşündüğünü biliyorum ve:
Ben: "O olmaz!"
Ablam: " Kim?" derken sırıtıp gülüyor suç üstü yakalanmış yaramaz çocuklar gibi.
Ben: "F. olmaz!"
Ablam: "Niye olmaz!?
Ben: "Onunla sen arkadaş olarak bile mutlu olamıyorsun ya!"
Ablam: "Yok ya, iyidir F."
Yeğenim: "Anneciğim, bence de olmaz!"
Ablam: "Niye olmazmış ya!? Bir görüşsünler.
Eş Efendi: "Görüşürüm abla birkaç ay sonra.
Konuşmalar ilerledikçe Eş efendi "Bir ay sonra görüşürüz" der. Biraz daha ilerleyince daha erken bir tarih belirtir. Derken:
Ablam: " Az sonra yarın görüşeceksin galiba, gittikçe tarihi yaklaştırıyorsun :)" deyip güler ve bana dönüp "Sen ne düşünüyorsun kardeşim?"
Ben: "Şu an aynı şeyi ben Eş efendinin ablasıyla konuşuyor olsaydım ne olurdu diye düşünüyorum. . ."
Ablam: "Tamam o zaman şimdi de seni düşünelim. Akademisyen arkadaşlarım var. . ."
Bundan sonrasında sadece bir bakış attım ablama, sadece o kadar. İnsan sevmediği şeyi kaybetmekten korkar mı? Olayın vukuatına bakınca pek de korkar yanı yok hani. Sonra:
Ablam: "Madem karar verdiniz, uzatmayın, bir an önce boşanın. Boşanma şartlarını konuştunuz mu?"
Ben: " Evet. Oturduğumuz ev mihrim olarak benim olacak, evin bankaya olan iki yıllık borcunu ben ödeyip tapuyu alacağım. Diğer daire onun olacak. Nafaka talep etmiyorum. Arabadan da bir hak istemiyorum. Hemen evlenecekmiş madem, taşınmasına gerek yok evlenene kadar evde oturabilir, evlenince eşyaları bırakıp gider. o süre zarfında da ben diğer dairenin kirasını alırım."
Eş efendi öfkeyle ayağa kalkarak:
Eş Efendi: "Sen beni kullandın!!!" diye bağırıyor.
Ben: "Ben seni nasıl kullandım!? Nasıl kullanmış olabilirim söyler misin!?"
Eş Efendi: "Ben gidiyorum, sen burda kal, gelme eve!" diye bağırarak kapıya yöneldi.
Ben: "Ne oldu? Az önce evleniyordun! Görüşüyordun! İsimler söylüyordun! Ben mi yaptım bunları ki ben burada kalıyorum da eve gelmiyorum!?
Eş Efendi öfkesinden biraz sandalye tekmeledi, biraz bağırdı. Bir müddet kimse ses çıkarmadı. Sonra ablam ve yeğenimden özür diledi ve tekrarladı:
Eş Efendi: "Sen burda kal! Gelme!"
Ben: "Niye burda kalıyormuşum ben!? Her şeyim evde!"
Eş Efendi: "Ben gidiyorum!"
Kapıdan birlikte çıkarken ablam Eş Efendiye:
Ablam: "Üzülme kardeşim, her şey senin için daha güzel olacak." diye sesleniyor Eş efendiye. Yine kısa bir evlenme muhabbeti dile dolanıyor.
Bir saatlik yolculukta arabada konuşan olmuyor. Eve gelince de Eş Efendi küsmüş küçük çocuklar gibi suratı ekşi, yatağına yatıp arkasını dönüyor. Oysa her şeye rağmen onu gözetiyorum hiç anlamıyor. Yeni bir hayat kurarken lazım olacak parası, maaşı... Kişiliğini, özgüvenini mal ve mülkün üstüne inşa etmiş birisi o... Arabasını aldıktan sonra hali, tavrı, duruşu değişmiş ezik enerjisi kaybolmuş daha bir özgüvenli olmuştu. Onun malına dokunmak, inşa ettiği kişiliğe ve karaktere dokunmak olacaktı. Ben ondan hiçbir şey almak istemedim, aksine hep maddi-manevi vermek, onu büyütmek, bulduğumdan her anlamda çok daha yükseğe taşımak istemiştim.
Nafaka istersen maaşına/hayatı sürdürme güvenine dokunmuş olursun, arabadan hak istersen özgüvenine dokunmuş olursun. Eve dokununca da "onu kullanmak" ile suçlar seni... Varsın hepsi onun olsundu, o kartal olmayı kaybetmişti, kümesiyle, yemiyle mutlu olsundu şimdi.
Taşınmak için zahmete girsin, masraf etsin de istemedim. Biliyordum o bir düzen kuramaz, temizlik yapamaz, yerleştiremez, yıllarca koliler öylece kalır, eşyalar öylece atıl halde durup tozlanır. Hep erteler böyle şeyleri yapmayı ve hiç yapmamış olur böylece. . . Öyleydi. . .
O yüzden kurulu düzeni, evi ona bırakmaktı niyetim. Baharatları tanıyamıyor diye etiketler almıştı. Benden üstlerine yapıştırmamı istedi, ben yokken tanıyıp kullanabilmek için. Evi onun kullanımı için düzenledim ben de. Rahat etsindi, zorlanmasındı, para kaybetmesindi, düzeni bozulmasındı. Sadece ben gidecektim hayatından... Başka bir kadın hayatına girdiğinde zaten yeni bir düzen kuracaktı, yeni eşyalar, yeni bir ev... O vakte kadar bozulmasındı rahatı...
Ben zaten evi kiraya verecektim, o kalınca diğer evin kirasını alacaktım kendi evim yerine. Herkesin işi kolaylıkla görülmüş olacaktı. Evleneceği vakit geldiğinde evden kendi kişisel eşyalarını alıp geri kalanı bırakıp yeni yuvasına gider diye düşünmüştüm. Ne ben evimde yaşamak istersem ek bir masraf yapardım o saatten sonra, ne de o şimdi gereksiz yere masraf yapardı. Ne güzel iyilik düşünüyorum saf saf ve güya adilce değil mi!? Belki de kendime haksızlık bu. . .
Meğer bugüne kadar söylediğim hiçbir sözü ciddiye almamış. Boşanma şartlarına kadar söyleyip "Ben gidiyorum." derken bile kafa dinleyip geri döneceğime inanmış. Memleketimden geri döndüğümde de kendince çıkardığı derslere göre normalden farklı davranıyordu. Ayrı odalarda yaşıyorduk son zamanlarda, geri döndüğümde de öyle devam edeceğini düşünmüştüm ki gece bulunduğum odaya gelip:
-"Nerde yatacaksın?" diye sordu. Şaşırdım.
-"Ne yapacaksın!?"
-"Seninle yatacağım."
Bir şey söylesem tatsızlık çıkacak, söylemesem umutlanacak. Memleketteyken evdekiler bin bir kere tembihlediler: "Sen şimdi dürüst olacağım diye konuşursun, konuşma!" diye. Susabildiğim son noktaya kadar susmayı denedim. Ama acı veriyor, sonucu değiştirmeyeceğini bildiğim her çabası vicdanımı yakıyor... İşte ablamlara gittiğimiz günün sabahı susabildiğim son noktaydı. Yapmak istediklerine izin veremezdim. Israr etti, ben de istemediğim hususunda ısrar ettim. İşte o zaman dönüşü olmadığını anladı sanıyorum. . . Kızılca bir kıyamet kopardı:
"Sen beni zaten hiç sevmedin! Keşke seninle evlenmeseydim! Sen beni yarı yolda bıraktın! Sen benim ruhumu sevmedin! Vaktimi aldın, yıllarım gitti benim!............."
Şimdi duyacağım her sözü kabul etmek zorundaydım ve de sakinleşmesine, durumu kabul etmesine yardım etmek. . . Saydıklarının arasında sadece birisi yapışıp kalmıştı zihnime: "Sen benim ruhumu sevmedin!". Ne demekti bu!? Var mı böyle bir şey!? Doğru olabilir mi bu!? Üstüne düşünmeyi erteleyip çekilen her şutu karşılama vaktiydi. . .
Beş dakika hakaretler yağdırıyor, beş dakika sonra methiyeler düzüyor peşine veda konuşması yapıp başka odaya gidiyor, yarım saat sonra yanıma gelip "Sadece sarılmak istiyorum." diyor sonra instagramdan baba-kız reelsleri gösteriyor... Olumlu karşılık alamayınca da hemen yarına otobüs biletimi alıp beni göndereceğini söylüyor.
Eş Efendi: "O zaman seni görmek istemiyorum ben!!!"
Ben: "Tamam, ayrı odalarda kalırız, çıkmam sen varken dışarı, görmezsin beni."
Eş Efendi: "Hayır! Evde olmanı istemiyorum! Bir an önce unutmalıyım seni."
Ben: "Son günlerimizi güzel geçirelim, bunu yapabiliriz. Birden olmaz hiçbir şey. Yavaş yavaş olmalı. Bu dönem burda kalmam lazım, öyle hemen gidemem, sınavlara burda giriyorum, eşyalarımı da otobüsle götüremem. Bu birlikte geçirebileceğimiz son vakitler ve güzel geçirebiliriz. . ."
Sonra da bunca zaman vaat edip de yapmadıklarını yapmaya karar vermiş. Ve böylece "Son Son" başlıklı günlerimiz başladı.
Eş Efendi: "O zaman bugün seni son son yemeğe götüreyim. . ."
Yemekten sonra ablamlara gitmeyi teklif ettim, istemedi, Kendi kardeşine gitmeyi teklif ettim, büyük bir mutlulukla kabul etti. Fakat kardeşi müsait değilmiş bizi kabul etmedi ve böylece yemek sonrası ablamlara uğradık, sonrası malum. . .
Eve döndüğümüzde çok daha kötüydü. Reddedilmiş olmanın acısı ve daha önceki zamanlarda ona söylediklerimi de hatırlayıp kendini eksik, yetersiz, suçlu hissedip ne yapacağını bilemiyordu. Benim yüzümden travma yaşasın istemiyorum. Biliyorum yalnız. . . Hep yalnızdı. . . Çok değer verdiği ailesi de hiç onunla olmadı, ihtiyacı olduğunda da destek olmadılar. Hiç söylemedi, hiç de anlamadılar. Hiç de suçlamadı. Çünkü hiç yardım istemedi ki... Ben o yaralı yalnız çocuğu yalnız bırakmak istemedim, sahiplendim vaktiyle!
Bana söylenilen sözlere çok inanırım ben... Bana vaktiyle bir namaz sonrası dizlerimde yatarken "Benim ailem sensin." demişti. Sonra bu sözüyle kader beni de onu da sınadığında terk edilen ben oldum; 3 yıldır görmediği yeğenini görmek için, üç yıldır ziyaret etmediği babasının mezarı için, amca oğulları için. . . Her neyse bu hikaye bugünlük değildi ama "son son" kalbini gören biri olarak yanında olup destek olacaktım, olmalıydım. Duygularını içine atmasına izin vermemeliydim. Sabaha kadar ben sordum, o cevapladı. . . Ağladı, ağladım. . . Ona "Seni en çok üzen şey ne?" diye sordum. O söyledi: "Anılarımıza üzülüyorum." O söyledi: "Belki de hayalini kurup artık yapamayacak olduklarımıza üzülüyorum."
Ben: "Başka biriyle de hayaller kurup yapabilirsin. Seni değişmeye zorlamayan, sana uyan biriyle!"
Eş Efendi: "Özür dilerim. . ."
Ben: "Ne için?"
Eş Efendi: "Sana bir çocuk veremediğim için..."
Ben: "Bu bir suç değil ki! Olması gerekseydi olurdu, olmaması gerekiyormuş. . ."
Eş Efendi: "Hala gözlerimin önünde oyuncak alırken ki heyecanın."
Buradan sonra, eşya yerleştirirken dolapların en üst rafına bir hurç içinde koyduğum bir sürü oyuncak olduğunu hatırladım. Dağıldım, gözlerim doldu, başımı çevirdim. Görmesindi bu halimi. Ağlıyordu, kalkıp lavaboya gitti.
Gerçekten onları heyecanla mı aldım? Onları niye aldım sahi? Doğacak yeni bir çocuğa mı yoksa içimde yarım kalmış olan kız çocuğuna mı? Çünkü hepsi kız çocukları içindi ve hepsi de bir ev ve aile kurmak üzerine alınmış gibiydi. Sadece bunu Eş Efendi hiç fark etmedi hepsi bu. . . Fark edebildiği tek şey kız çocuğu için olmalarıydı: "Kız olacağını nereden biliyorsun ki, hepsi kız çocuğu için!?" demişti. Belki de zaten var olan bir kız çocuğu içindi onlar. . . Büyüyememiş bir kız çocuğu için. . .
(2026'dan Bugüne Notlar) 5 ya da 6 yaşlarındaydım. Evimize gelen misafirlerin, teyzemlerin, dayımın, annemin kardeşimle bana alıp hediye ettikleri 14 veya 16 adet çeşit çeşit güzellikte oyuncak bebeklerim vardı. Maalesef babam evdeyken o bebeklerle oynayamazdım çünkü amcam bize her geldiğinde "Put bunlar! At bu putları! Putlara tapıyorsunuz!" diye bağırır, babamın başının etini yerdi. Annem de bebekleri görüp de babam kızmasın diye saklardı bebekleri. Rahatça oynamak hiç mümkün olmazdı ve hiç hepsini bir arada görme şansım da olmazdı, hepsi ayrı yerlerde saklı olurdu annem sayesinde. Ama işte küçüğüm, sorumluluk almayı bilmiyorum henüz. Saklamayı, korumayı bilemiyorum tabi ki. Bir gün tüm bebekleri saklanıldıkları yerlerden bulup çıkarmıştık ve ilk defa 14/16 bebeği bir arada görüyordum. Çok mutluydum, çok güzeldiler; sarışın, esmer, zenci, melez, beyaz tenli çeşit çeşit her milletten. . . Babam evde değildi tabi ki o sırada, işteydi...
Annem bebeklerimle oynadığım odaya gelip "Mevlide gideceğiz, bebeklerini topla." dedi. Annemin annanesinin evinde mevlit varmış. Mevlidin ne olduğunu bilmiyorum henüz ve merak da ediyorum, nasıl bir şey acaba? Güzelim bebeklerimin hepsini odadaki divanın altına hemen sürüverdim ve üstlerine divanın örtüsünü kapattım. Annem geldi "Onları orda bulursa baban yakar." dedi. Divana baktım, görünmüyorlardı ki! Hem hepsi bir arada kalsın istiyordum hem de onları yeniden görmek için sabırsızlanıyordum. Orada güvende olduklarına kanaat ederek annemle mevlide gittim.
Mevlit bir sürü insanın bir evin içine toplandığı, çok kalabalık, uğultulu ve kıymalı pide, baklava, tavuklu pilav gibi şeylerin yendiği bir şeydi. Bittiğinde aklımda tek bir şeyin heyecanı vardı, 14/16 güzeller güzeli bebeğimi hepsi bir arada seyretmek. . . Hiç ayrılmasınlardı, hep birlikte kalsınlardı. . .
Evimizin bahçe kapısından içeri girdiğimizde heyecan ve sabırsızlığım daha da artmıştı. Annem ve ablamla kilitli ev kapısının önüne geldiğimizde tuhaf ve çok keskin bir plastik kokusu duyulmaya başladı. Annemle ablam birbirlerine bakıp "Hihhhh! tühh!!!" dediler. Kötü bir şey olduğunu anladım. Kapıyı açtıkları gibi koşup odaya girdim ve hemen divanın örtüsünü kaldırdım, tüm bebeklerimi birlikte görebilmek için. . .
Gördüğüm şeye inanamıyordum, divanın altı bomboştu. . ! Bir tane bile bile bebek yoktu. Hepsi sobada yakılmış. . . Benim yüzümden. . . Ben onları güzelce saklamadım diye. . . Annemin uyarısını dikkate almadım, bir mevlit merakına yenilip onları öylece sahipsiz, korunmasız bıraktım diye. . . Benim yüzümden. . . Onları ateşe ben attım. . . Artık yoklar. . . Bir daha asla onları göremeyeceğim, hepsi benim suçum, hepsi yakıldı, yok oldu. . . Hepsi benim sorumsuzluğum. . . Altı bomboş divana bakarken pişmanlığım da beni yakıyordu. . .
Arkadaşlarımı da hep bir araya toplamak isterdim sahi. . . Hep birlikte olalım isterdim ve bunun için her fedakarlığı yapardım büyük bir mutlulukla tıpkı bir anne gibi. Peki sonra ne olurdu!? Biri mutlaka bir yanlış anlamayla, bir olumsuz duyguyla veya başka bir şeyle o güzelliği bozar ve herkes dağılıp giderdi, ortada ben kalırdım sadece, geride kalmış boşluğa bakan. . . Ve hep ben suçlanırdım o arkadaşlar tarafından, suç teşkil edecek hiçbir şey yapmamama rağmen... Hep iyilik düşünmeme rağmen. . . Sonunda suçlanan, kızılan, öfkelenilen ben olurdum haksızca hem de. . .
Evlendiğimde okuduğum okulumu bitirdikten sonra bile anne olmaya tepkiliydim uzun zaman... Buna bir sürü mantıksal neden bulabiliyordum fakat bir noktada bunun aslında sadece bir savunma mekanizması olan "mantığa bürüme" çabası olduğunu fark etmiştim aldığım psikoloji derslerinden sonra. Bunu çözmek için yola çıktığımda çok uzun bir yolculuk olacağını da bilmiyordum.
Bir arkadaşın tavsiyesiyle 2022 yılında mesleki gelişim için NLT eğitimi almaya başlamıştım. Eğitim sonunda süpervizyon çalışması yapılacaktı, kura ile kursiyerler arasından. Kurada çıkanlardan biri de bendim. Anne olmaya tepkimi konu olarak seçmiştim. Ve bu tepkinin altından işte bu kök anı çıkmıştı. Çok şaşırmıştım, "Ne alaka!?" diyordu bir yanım. Eğitmen beni babamla barıştırmaya çalışıyordu, ama içimde ona karşı hiçbir duygu yoktu yine de ısrarla baba öfkesi gütmekle beni suçluyor, üstüme geliyordu. Şoktaydım, anlamaya çalışıyordum olay ile anne olmaya tepkimin ilişkisini.
Kursiyerlerden benden önceki süpervizyon için seçilip çalışması bitmiş olan kişi söz alarak "Hocam bence babasına öfke değil kendisi suçluluk duyuyor bebeklerini kaybettiği için, tıpkı benim bebeğimi düşürdüğümde hissettiğim suçluluk ve pişmanlık gibi, anne olmaya layık değilim diye suçluyor kendisini bilinçaltında." dedi. İşte o zaman zihnimde bağlantılar kurulmaya başladı. Ve Eğitmen hala babama öfke güttüğüm konusunda ısrardayken acil bir telefon geldi, çok sevdiği halasının ölüm haberini aldı, çalışmayı öylece yarıda bırakıp gitti.
Çalışma yarım kalmış şifalanma ve arınma gerçekleşmemişti. Üstelik çok fena bir halde ortada yalnız bırakılmıştım. Pandora'nın kutusu açılmış her yanı türlü acı duygu sarmış ve bilinçsizlikle "divanın örtüsünü açıp altının bomboş oluşuna bakmak" gibi aynı hali, aynı hissi, aynı anlamsızlığı, aynı sorgulamayı yaşıyordum. Eğitmen, kafasındaki kurguya inanmış benim gerçeğimi görmeyi reddetmişti Allah tarafından bir öğrencisiyle uyarılsa da. . . Bundan sonrasında yalnızdım. Aldığım eğitimleri Allah'ın ilhamıyla birleyip kendi kendimin rehberliğini yapmam gerektiğini, bunu en iyi şekilde ancak benim yapabileceğimi ve bunun için Allah'ın beni hazırlamış olduğunu anladım. Yeni baştan başladım 5 yaşındaki küçük kıza yolculuğa, onu suçlamadan, sadece anlamaya ve kucaklamaya çalışarak... İhtiyaç duyduğu şefkati, anlaşılıp anlatılmayı, olanı açıklamayı ve yetişkin bir anne değil küçücük bir çocuk olduğu gerçeğini ona vererek ilerledim.
Ben 5 yaşında takılı kalmış bir çocukmuşum meğer, nasıl anne olayım veya olmaya kalkayım!? İçimdeki çocuk acıyla, pişmanlıkla kendini cezalandırıyormuş. Çünkü o tüm çocuklarının yakılmasına umarsızca sebep olmuş suçlu bir anne! Çünkü o çocukları yakılırken korumamış, kendi meraklarını tatmine gitmiş. O, güvende olacakları yeri arayıp düşünüp bulmamış bir kolaycı! O asla anne olmamalı!!! Yoksa ölür bebekler, yok olurlar, biri gelir yakar hepsini canice. . . Ondan anne olmaz, olmasın sakın!!!
Kendini suçlayan ve var olmamış bebekleri kendinden, kendi umarsız bencil anneliğinden korumaya çalışan 5-6 yaşında küçük bir kız buldum karşımda.
Ve dolabın en üst rafında hurcun içinde alınıp cici paketleriyle istiflenmiş o çeşit çeşit her milletten bebekler ve o bebeklerin ev-iş eşyaları işte hep o 5 yaşındaki kız içinmiş meğer. . . O küçük kızın bebeklerine veremediği kurulu, güvenli bir evi vermeye çalışıyormuşum bir divan altı yerine. . . İşte bunu ancak bugün anladım. . .
12.10.2025
Sakinleşene kadar onunla konuştum. İstemese de sarıldım. Her ne duygusu varsa içine atmayıp boşaltmasına yardım ettim. Sevilmediğine olan inancı canını yakıyordu. Ama kesinlikle gerçek bu değildi... Sevildiğine kanaat ederse huzur bulacağını düşündüm, acı çekmesindi. . . Titremesindi dudakları, çenesi... Ki dayanamazdı vicdanım. Her şeyin fazlası zarardı, yüreğimdeki merhameti durduramazdım. İşte o zaman karar verdim; yıllar önce evlendiğimizde onun için yazmaya karar verdiğim defteri ona okumaya. . !
Ölürsem ona son sözlerim olsun istedim belki. Belki hayatıma uğramış herkesten farklı bir mertebesi olsun istedim benim için. Belki hak ettiğine inandığım sevgi ve değeri kendimce, kendi bildiğim yolla vermek istedim ona. . ! Ama defter bitene kadar vermeyecektim ve bilmeyecekti, eğer evvelinde ölmediysem veya tükenmediysem. . . Ve artık defter bitmeye yaklaşmıştı da üstelik. . . Sabaha eşyalarımı toplamayı planlayarak ve içimdeki acıyla düştüğüm kuyuda Allah'ın bana yine Mevlevi ablayla bir rüya mesajı göndereceğini hissederek uyudum. Doğru mu yapıyordum, emin olmak istiyordum hala. Allah'ın benden istediği gerçekten bu muydu, emin olmak istiyordum hala. Allah için olursa çile çekmeye razı olacaktı kalbim de aklım da. . .
Bu arada Eş efendiyi de sakinleştirmiş uyutmuştum çoktan, tıpkı bir anne gibi. . . Ben ona annelik, o bana babalık yapmış yıllarca ne hezeyan. . . Çocuklarıma yapamadığım anneliği yapıyormuşum ona içimdeki annelik yarasının yanlış yere yönelimiyle ve o da yarası babalık olanmış fakat hiç içindeki yaraları açıp bakmamış, mükemmel ve yarasız olduğuna inanıp yaralarını ve acılarını reddetmiş olarak bana babalık yapanmış. Annem hep en iyisi olmamızı, en iyisini öğrenip bilmemizi, en iyisini yapmamızı isteyen ve tatmin olmayan bir anneydi. Ben de annemin anneliğini yapmışım farkında olmadan ona. . . O da babasının babalığını yapmış bana; sonsuz özgürlük verip hiç ilgilenmeyerek, bakmayarak, merak etmeyerek, vakit ayırmayarak, sadece kendi işine odaklı yaşayarak, evde bulunmayarak, evde bulunsa uyuyarak babasının babalığını yapmış bana. . . Uyudum. . .
Öğlen vakti uyanmak ve uyanmamak, kalkmak ve kalkmamak arasında gelgitler yaşayarak yatarken telefon çalmaya başladı. Mevlevi abla arıyordu, beklediğim mesajı Allah'ın göndermiş olmasının sevinciyle telefonu hemen açtım. En en en güzeel şey; hem bana ne zaman cevap vereceğini hissettiriyor hem de hiç aksatmadan aynı kalbime bildirdiği gibi cevabı, bana beklediğim kişiyle, bildirdiği vakitte gönderiyor olması. . ! En en en güzel şey; insanın yüreğini, koskoca kudretin böylesi bir değerle önemseyişi. . ! Evlenirken de kendi nefsime-aklıma-kalbime değil Rabbime sordum, ayrılırken de yine Rabbime soruyorum! Ne derse ona razı olacağım, razı olmasam da kendimi buna zorlayacağım; evlenirken ki gibi işte. . . Benim aklımın hesap mesafesi, O'nun görüşü karşısında hiç! O'nun iradesi karşısında benim irademin zerre hükmü yok. Ancak hiçliğimin bilinciyle, hissiyle kapısına gidersem merhameti ve lutfuyla sarar beni. . .
Mevlevi Abla: "Senin işin manayla, ruhla! Maddeye takılma, maddeye takılıyorsun! Ve acele etme, bekle! Şimdi değil, toplama eşyalarını, bekle! Bu birkaç gün içinde beklediğin net cevabı alacaksın." demişti.
Mevlevi abla gördüğü rüyayı anlatıp böyle söyledi. Bekledim. . . İzin çıkana kadar göklerden, bekledim. . .
Eş Efendi artık her fırsatta: "Yeni kocanla.............yaparsın." diye başlayıp hem kendini kıskandırıyor, hem kendi kendini üzüyor hem de benim canımı yakıp ahlakımı ve vicdanımı taciz ediyordu. Bir yandan da "Seninle son son........yapalım" kalıbıyla bunca zamandır hiç yapmadığı ama benim hoşuma gideceğini bildiği şeyleri teklif edip yapıyordu.
Ben: "Neden kendini kıskandırıp üzecek şeyler hayal ediyorsun!? Niye bunları düşünüp kendini üzüyorsun!?"
Eş Efendi: "Seni üzmek istiyorumdur belki. . !"
Ve o gece uyumadan önce o malum defteri elime alıp ilk sayfasından başladım Eş Efendiye okumaya. Güzel okuyamadım tabi ki ağlamaktan, kontrol etmeye çalışsam da edilmiyordu; sesim, gözlerim... İlk yıllar... Güzel duygular... Güzel duygularla güzelleşen satırlar... Sonra Eş Efendinin "Benim ailem sensin." sözünün yalanlığını yaşamamla birlikte değişen duygular. . . Aşıklık bir iddiadır, kanıtlanmak ister. O iddiayla beni almış olsan da sen o derste sınıfta kaldın. Sen araya ağyarı koydun, başkaları önceliğin oldu. "Aşığım" dediğin yarin; gözen çıkarılan, cepte sanılan, çantada keklik oldu senin için. . . 3 yıl beklemişti ya seni evinde eşşek gibi, yine beklerdi, beklesindi dimi!? Sen defolup git Ankara'ya, gez, eğleş "ailen"le, eşin(benim ailem sensin dediğin) beklesin ne olmuş!? Bir hafta, iki hafta daha, ne var ki bunda!? 3 yıl eşiyle hiç baş başa kalamamış olsa insan bir şey olmaz canım(!) Hiçbir şey olmaz!!! Amcanın oğulları daha önemli tabi... 3 yıl yeğenini görmedin tabi... Babanın mezarını ziyaret etmelisin evet... Ama masada evliliğin can çekişsin dursun kimin umurunda!? Boğazları yırtılırcasına bağıran bir kadının umurundaydı sadece. . .(Yoksa özneyi başka bir tabirle mi ifade etmeliyim!? Daha doğru bir ifade olur zira.) Ama işte artık onun da umurunda değil. . !
Bak bağırmıyor artık, hep istediğin gibi susuyor. . . Bu sessizlik, söylenecek hiçbir şeyin kalmamışlığı Eş efendi! Bu sessizlik yapılacak hiçbir müdahalenin öleni geri getirmeyecek oluşundan Eş efendi! Bu sessizlik; bu evliliğin ruhuna okunacak Fatiha için artık. . . Cenaze kaldırılalı çok oldu, ona bile yetişemedin Eş efendi. . .
Olumsuz satırlara gelince sıra, sevgiden öfkeye dönünce duygular, duymaya dayanamadı Eş efendi ve kalkıp gitti tuvalete her zamanki gibi... Ona henüz literatürde var olmayan "Psikolojik Prostat" tanısı koyuyorum. Ne zaman kendisine olumsuz bir şey söylense hemen tuvalete gider. Geri geldiğinde hatası, eksiği her neyse hala konuşuluyorsa iki dakika sonra yine tuvalete gider... Yine, yine ve yine... Halbuki bilmediğin kötü yanını asla düzeltemezsin, düzeltmedikçe de hep aynı hatadan kaybedersin, Hayat, hep aynı olumsuz tekrarı yaşatır sana... Hiç bilmek, duymak istemedin, hep bir mükemmellik kabulüyle mutlu mutlu yaşamak istedin. Vaktiyle çok dinletmeye çalıştım gerçekleri, çok ısrar ettim, zorladım hatta ama artık değil. . . Madem dinlemek istemiyor o zaman artık bu seçimine de saygı duyup defteri kapatıyorum (Her anlamda!).
Sadece bir zamanlar nasıl sevildiğini bilsin... Bana "Asıl sen benim için hiçbir şey yapmadın!" derken aslında benim onun için yaptığım hiçbir şeyin farkında olmadığını artık fark etsin. . . Hiç anlamadığı şeyleri yaptım onun için. . . Kendimle savaştım yıllarca onun için. Aklımı ikna ettim, kalbimi ikna ettim, kendi üstüme oyunlar oynadım, kendime tuzaklar kurdum ben onun için. . . Ama anladım ki aklını yanıltabilir, kalbini kandırabilirmiş insan fakat ruha söz geçmezmiş!!! Üzgünüm Eş Efendi, üzgünüm pes ediyorum zira benim ruha meydan okuyacak gücüm yok! Ona ancak boyun eğilir. . . Biz'e ayrılan sürenin sonuna gelmişiz. 13 yıl önce nasıl beni sana verdiyse Allah, artık geri alıyor. . .
Yaptığın can yakan hiçbir şeyin artık kininde ve nefretinde değilim. . . Öyle olması gerekiyordu ki ben böyle olayım. . . Yapmadığın hiçbir güzelliğin hasretinde de değilim; hak etmemişim. Öyle olması gerekiyordu ki böyle olayım. Ama yaşattığın her güzellik için; nezaketin, sabrın, beni hiç anlamasan da gösterdiğin anlayış için, bana özgür, rahat ve huzurlu bir yaşam sunduğun için, hiçbir zaman hakaret içeren bir kelime kullanmayıp hep saygıyla muamele etmeye azmettiğin için sana gerçekten müteşekkirim. Bu zamana kadar hayatımda gördüğüm en iyi erkektin, belki de hep öyle kalacaksın. Biliyorum, bu ayrılığın asıl sebebini ne kadar anlatsam da asla anlamayacaksın. Mesele; benim kaderim için hiç "sen" olmamışsın, mesele hep "ben"mişim. Suçlama boşa kendini, ne yapsak da olması gereken olacaktı, oldu!..
Sen olduğun yerde kalmayı seçtin, ben ilerlemeyi. . . Aramızdaki uçurum açıldıkça açıldı. . . Sesimi duyurmak için bağırdıkça bağırdım, olmadı. . ! Ne sen geldin, ne ben kaldım. . . Ufuk çizgisindeyiz birbirimiz için. . . Son göz mesafesi. . . Son kızıl ışıklarıyla kaybolacak Güneş gibi. . . Hani evlendiğimiz ilk yıl uykunda konuşurdun hep, bir kez "Güneşim!" demiştin bana uykunda. . .İşte o güneş artık batıyor, hadi el salla. . .
(2026'dan Bugüne Notlar) Hatırlar mısın bilmem, dershanede çalışıyordun ve eve 21.30 civarı ancak gelebiliyordun, tek izin günün pazartesiydi. Ben ise üniversiteye gidiyordum, en çok dersimin olduğu gün pazartesiydi, cumartesi bile ders vardı. tek boş günüm pazardı. Birlikte geçirebildiğimiz tek vakit akşam yemeği vakitlerimizdi. Ben eve 19.30 da gelirdim. Harika bir menüyle yemek masası hazırlar üstüne kendim de süslenir her gün başka bir tarz ile kapıyı açardım sana, utancımı bir gülüşün ardına saklayarak. Sonra birlikte masayı toplar, yıkar ve yarın için işlerimize bakardık. Metin çeviri ödevlerimi yaparken metni okuyarak yardım ederdin bana, gece 02.30 da ancak yatabilirdik. Mecburduk...
Sonra daha da ayrıldık, vakitlerden kilometrelere kadar ayrıldık... Yeniden bir araya geldiğimizde ise kalpler çoktaaaan zırhını kuşanmış, surlarını örmüş, ayrı uçurumların kenarına savaş düzeninde konuşlanmıştı. Artık ayrılıklara mecbur değildik, artık birlikte geçirebilecek vakitlerimiz vardı fakat artık birlikteliği seçmez, işe kaçar olmuştun. Konuşmaktan kaçtın, birlikte vakit geçirmekten kaçtın, sorun çözmekten, dinlemekten, anlamaktan kaçtın. Artık kaçacak ne yer ne de zaman kaldı bak geriye... Anlamak, dinlemek, çözmek, yenilenmek, tazelenmek, bir olmak, birlikte olmak yerine kaçmayı, susmayı, yokmuş gibi yapmayı seçmek nereye getirdi bak ilişkiyi. . .
Sonunda seçimine saygı duyarak, ölmüş bu ilişkiyi uğurlama vakti geldi..!
20.10.2025
Sabah işe gitmeden önce beni uyandırıp öptü. (Hayırdır inşallah!?) Niye? . . . . Mutluydu da!? Bir zamanlar seviyordum, onun için neler neler yazmışım, onun için uzunca bir zaman gizli gizli bir şeyler yapmışım diye mi bunlar!? Ya da yine mi inanmıyordu gerçekten ayrılacağıma? Deftere yazdıklarımın sadece güzel kısmına takılıp kalmış olmalı, gerçi diğer kısmı hiç dinlemedi ki!.. Gayet mutlu, hatta hiçbir şey olmamış, sanki hiç boşanma gündemi yokmuş gibi ne bu haller sahi. . ?
. . .
Uzunca bir zaman korktum duygusuzluğumdan. . ! Çok çalıştım, çok uzun süre çözüm aradım kendi duvarlığıma. . . Kaç kuşak gezdim travma bulmak için. . . En küçük olumsuz anı kırıntılarını bile es geçmeden çözüme kavuşturmaya kalktım. Sonra çok düşündüm. . . Analiz ettim. Okudum. . . Dua ettim, dua istedim, dualar aldım. Ağladım da, yalvardım da. . . Sonunda anladım; benim için başka bir yok yoktu da. . . Niye çıkardım bir sürü insanı hayatımdan, niye çıktım hayatlarından, niye bıraktım; dinlemeyi, ilgilenmeyi, dertlenmeyi? "Beni dinlemiyorlar!" diye. . . Peki bu aynalar bana ne anlatıyordu aslında!? "Kendimi dinlemediğimi!!!"
İki yıl önce mi, üç yıl önce mi bilmiyorum, sordum kendime: "Ben nerede kendimi dinlemiyorum!?" diye. Ama cevabı birkaç ay öncesinde hiç beklemediğim bir anda, hiç beklemediğim bir şekilde alacağımı bilemezdim. Çözdüğüm onca problemin ardında sonunda her şeyin bitip en harika geceyi yaşayacağımı sanarak yaptığım girişimin sonucunda kendimde dinlemediğim şeyin "ruhum" olduğunu ve tüm bu planladığım, hedeflediğim güzelliklerin, hayallerin hepsinin ruhsuz, sahte ve kandırmaca olduğunu, hiçbir zaman ruhuma mukabil bir ruhun karşımda benimle olmadığını anlattı bana, sabaha karşı bir alaca gece. . . Çalan şarkı da bir o kadar anlamsız ve saçma kaldı. . . Ben imkansızlığın farkına varırken, sen öylesine başka dünyalardaydın ki, öylesine havalarda, öylesine kelebek. . . Hiç fark etmedin üstüme inen karanlığı, hiç fark etmedin kaybettiğim umudu. . . Öylesine kendi dünyanın bulutlarının üstündeydin. . . Tüm dünyam yıkılıp kendime tüm inancım, saygım çökerken sen. . . Yaşadığım şoku, korkumu, paniğimi, endişemi, vicdan sızımı, acı ve yük olan bir sürü duygunun içinde kayboluşumu hiç görmedin o gece. . . (Gerçi sen beni ne zaman gördün ki!?)
9 Ağustos 3.50 civarı nasıl bir tokat yedim ben felekten!? "Ey Türk, titre ve aslına dön!" mü dedi kader!? İlahi bir müdahale miydi bu yoksa benim karanlık tarafım mı? Kaçtığım çirkin gerçeğim mi? Alaşağı edildi sanki kendimde tutunduğum her şey. . . Hayatta her şey bu kadar bir anlık mı. . ? 9 rakamının manası; sonun başlangıcı. . .
O gece gömüldüğüm karanlıkta uyumaya çalışırken öğlene Mevlevi ablanın beni rüyasında görmüş olarak arayacağını hissediyordum. Nitekim aradı da. . . Beni "karanlık loş bir odada yalnız ve mutsuz" görüyorken "annemin de kendisinden benim için yardım istediğini" görmüş rüyasında. Hem de tam o saatte! Kendimden bile sakladığım, kendime bile itiraf edemediğim ne varsa döktüm gitti bundan sonra, deli gibi korksam da. . . Utansam da anlattım gitti ona. Madem Allah benimle böyle konuşuyordu, madem elçiydi Mevlevi abla, Allah'ın bildiğini kuldan ne saklayayım ki!?
Bilirsin ben yalan söyleyemem Eş efendi, hiç de sevmem. . . Bilirsin yapmacık olamam, sahteliği sevmem, içimde kıyamet koparken gülemem! Gerçeği saklayamam, saklamam. . . Hep dürüst oldum ben sana ama dinleyip de dikkate almadın ne fayda. . . Ertesi gece söyledim sana saklayamayacağım bu gerçeği. . . Bilmeliydin, bunu bile bile kalamazdım seninle. Bilmeliydin, kendime ihanet edemezdim artık. . .
Korkularımı alt etmek, yaşadığım şeyi kabul etmek, neden yaşadığımı anlayabilmek hayli zaman aldı. . . Ablamın beni gaza getirmesiyle ne güzel de gitmiştim memlekete. . . Sadece bir telefonla nasıl da gelmiştim gaza!? Vallahi boşanma nutkunda kadın bir numara! Ama dikkatli olan herkes gördü kalbimdeki acıyı... Nereye gitsem, nereyi de gezsem acıyı bilen bildi bendeki gerçeği. . . İyi olmadığımı söylediler, neden sordular. Dilim sussa da konuşuyor gözlerim, nasıl saklayabilirim!?
Ve evet, kalbini hissettiğimde aradım Mevlevi ablayı; o hep benim kalbimi duyacak değil ya uzaklardan, bu kez içimdeki sesler dindiğinde onun kalbini de ben duydum. . . Konuştuk ondan yana. Önceki telefonda beni tembihlediği üzere ondan habersiz bir şey yapmamıştım ve beklediğim kesin cevabı da söylediği gibi almıştım. . . Sordum:
-"Şimdi eşyalarımı toplayabilir miyim?"
-"Burdan dönmez mi?"
-"Ruhum istemiyor ki, hiç istememiş ki. . !"
-"Evet senin işin ruhla, bunu söylemiştim. Bir şey bitmeden başka bir şey başlamaz! Nefes bile vermeden alınmaz, alamazsın. . . Madem anladın ruhunu, şimdi toplayabilirsin eşyalarını. Ben senin üstünden siyah bir şeyin kalktığını gördüm." dedi.
Ben de kuzu kuzu toplamaya başladım eşyalarımı o gün. . . İşten eve geldiğinde eşyalarımı topladığımı görünce Eş efendi önce dalga geçti benimle. Sonra dayanamadı, defalarca ondan ne istediğimim sordu.
Ben: "Hiçbir şey! Artık, hiçbir şey. . ."
Eş Efendi: "Peki önceden ne olmamı istiyordun?"
Ben: "Ne önemi var!?"
Nasıl anlatabilirim ki ne yapsa da asla olmazmış. . . Nasıl anlatabilirim ki biz birbirimize eş olacak ruhlar değilmişiz, zaten olmayacakmış bizden eş. . . Önceleri durumu Eş efendiye anlatmanın bir yolunu bilmiyordum. Kendim bile çok zor anladım ki, koca 13 yılda! Dört kelimelik kısa bir cümleye sığabiliyormuş bu gerçek meğer. Anlayabileceği bir ifade biçimi varmış meğer. . .
Her gün bir insanın çaresizce bir ölüyü diriltme çabasına şahit olmak. . . Üzmemek, incitmemek, kırmamak için isteklere, tekliflere boyun eğmek ve susmak. . . Sonucun değişmeyeceğini anlatmak zorunda kalıp üzmek ve üzülmek... Ağlayanla birlikte ağlamak... Her gün, her gün, her gün...
Ablam "Karar verdiyseniz bir an önce boşanın uzatmayın." derken ne kadar da haklıymış. Günlerdir iki satır ders çalışamıyorum... Hiçbir danışan aramasın diye de dua ediyorum... Dikkatimi veremiyorum, vakit bile bulamıyorum "Son son" birlikte bir şeyler yapmaktan ve akabinde konuşup ağlamaktan ve sonunda da uyumaktan başka hiçbir şey yapamıyorum... Her gün bu acıyı yeniden yaşamak istemiyorum ki ben... Bitsin istiyorum... Bazen hemen kalkıp kaçmak istiyorum...
Geçen gün avukatı aradım, süreci öğrendim. En fazla iki ay sonraya gün verirmiş mahkeme. Bir hafta sonraya da verebilirmiş tabi. Anlaşmalı boşanmalar tek celsede sonuçlanırmış. Ama yürürlüğe girmesi zaman alıyormuş.
Her yıl mütemadiyen isim-soyisim değişikliğiyle ehliyet-kimlik-pasaport yenilemekten devlet bana ceza verecek artık... En son iki ay önce yeniledim😭 şu an mahkeme sonrası yine bunu yapmak zorunda olacak olmam canımı sıkıyor gerçekten... Bazen en saçma, en boş şey mi insanın aklına takılıp canını sıkıyor acaba!?
Şimdi geriye resmi işlemler kaldı. Devir işlemi yapmamız gerekiyor ev için parayı ayarladım sayılır, son olarak düğünde taktığı elmas seti ve alyansı bozduracağım. Bir hayra yarasın. Ama Eş efendi erteliyor bozdurmayı, şu ara ki pasif inat konusu bu. Daha sonra da mahkemeye boşanma dilekçesi vermek...Muhtemelen üç aya biter. Koca üç ay..!
Buradaki son doğum günümü birlikte geçireceğimizi söyledi Eş efendi. Garip... Ve yıllardır yapmadığı şeyleri bu kez yapmayı planlıyor benim için "son son"..!
Son son hafta sonu bir gün kahvaltı hazırlıyor bana, bir gün de akşam yemeği... Son son film izlemek istiyor kek, çay, atıştırmalık eşliğinde ve hatta filmi değil beni izliyor... Niye yaaa!? Niye!? Beni suçlu hissettirmek için mi..? Defteri ona okumakla iyi yapmamış olabilirim . . .
Sonra hafta başından daha gelmemiş hafta sonunu planlıyor, son son beni nereye götürsün, nerede gezdirsin, nerede ne yedirsin... İçimden bir ses "Abi sen bunları yapabiliyor muydun yaa!? Genlerin mutasyona uğrasa ancak böyle bir değişim olur! Gökten bir anda güncelleme mi indi kalbine, aklına!? Saksı düşmekle olacak iş değil..!" diyor.
Gülsem haline, yaptıklarına "Niye mutlusun, mutsuz olman lazım!" diyor. Hatta kafasında başka senaryolar da kurup üretiyor neredeyse ihanetle suçlayacak beni. Susturmadıkça da çok ileri gidiyor. Canı yanıyor diye saldırıyor anlıyorum ama ben sustukça "Sen birini ayarladın memlekette." demeye bile cüret ediyor! Beni bağırtmak için elinden geleni yapıyor. Buna da susacak değilim! Benim adımı kullanmadan ne hayal ederse etsin umurumda değil. Mesela eve haftada bir Ukraynalı kadın getirecekmiş temizlik için belki ondan çocuk sahibi de olurmuş... "Olur mu?" diye bir de bana soruyor...
"Nasıl istersen, senin hayatın, senin neslin, senin günahın."
Sabır da bir yere kadar, susmak da... Beni pislik söylemlerine karıştırmasın ne yaparsa yapsın. Ama sınırını biliyor mu hayır!!!
"Senin ahlakın daha boşanmadan başka birilerinin adını evlenmek için anacak kadar geniş olabilir, eve haftada bir Ukraynalı kadın getirmekten bahsedecek kadar da olabilir, kendinle ilgili ne konuşursan konuş keyfin bilir ama beni karıştıramazsın!!! Ayrılmak isteyen benim evet ama benim ahlakım, benim evliliğe saygım, bunların hiç birini doğru bulmuyor. Benim ahlak sınırlarımın ve anlayışımın dışında senin bu yaptıkların. Beni sakın karıştırma! Kendin ne istersen kendinle yap, ne istersen düşün, hayal et ama beni hiç birine karıştırma!!!"
"Tamam Özür dilerim."
"Dileme! Sen kendine yakıştırdığını yapmakta özgürsün, yargılamıyorum, bir şey de istemiyorum. Sadece beni karıştırma!"
Gülmesem "Zor kadınsın, hiç bir şeyden mutlu olmuyorsun!" diyor.
Son son çok uzun zaman önce almak istediğim ama almadığı, bana da aldırmadığı şeyleri bana alıp sürpriz yapıyor. Doğada yemek yemeği sevdiğim için o işten gelene kadar her şeyi hazırlayıp sadece paketleri beş dakika denize indirmesi için onu beklerdim. Söylenirdi, istemezdi... Gitmiş ateşte kullanmak için ocak almış. Malzemelerini hazırlamış deniz kenarına götürdü, çay yapıp mısır közledi. Yıllaaaar önce kuymak yapmak için bakır tava istemişim, almamış. Geçen gün eve kargo geldi: bakır tava. Artık neyi niye istediğimi hatırlamıyorum bile...
"Niye aldın ki bunu? Ne yapacaksın bununla?"
"Kuymak yapıyorsun ya, onun için, sahanda yumurta da güzel oluyormuş, istemiştin ya hani..."
Yürümeyi sevmez, spor yapmayı da...
"Yürüyüşe gidelim mi? Hatta tenis oynamaya gidelim ne dersin?"
"!?"
"Olur mu?"
"Oluuuur..."
13 yıldır raketimi eline almamış, bir yıldır ona hediye aldığım rakete dokunmamış, diyor şimdi tenise gidelim... Hayırdır inşallah..!
"Yapmadığımız bir şey kalmasın bebeğimle, son son ne varsa hepsini yapalım." diyor sonra. Hatta ve hatta boşandıktan sonra birlikte yaşamayı teklif ediyor:
"Boşanalım ama dini nikahımız devam etsin ev arkadaşım ol."
"Deli misin sen, boşanacaksam niye birlikte yaşıyorum, birlikte yasayacaksam niye boşanıyorum!?"
"Evde kalırsın diye diyorum, memleketine gitmezsin hem ben yalnız kalmamış olurum ev arkadaşı gibi yani."
"Güldürme beni..!"
"Tamam git memleketine, ama dini nikahımız kalsın, ben ayda bir gelirim seni görmeye."
"Niye geleceksin oğlum beni görmeye!? Boşanıyoruz!!!"
"Olsun, nikahımız kalsın resimlerine bakarım."
"Mahkemeden çıkınca beni boşama şerefini sana vereceğim, son kez sarılıp öpeceğim sonra da beni boşayacaksın."
"Boşamam ben de!"
"O zaman ben boşarım!"
"Sen boşayabiliyor musun ki?"
"Evet..."
............................................................................
Artık "son son" günleri...
Son son kendi evimde kalmak... Son son yürümek yalnız başıma deniz kenarında, son son bu denizin kokusunu çekmek içime, son son güneşin denizde batışını izlemek, son son konuşmak ruhen insan olmayan dostlarımla, son son çıkmak dağlara, son son bakmak yükseklerden derinlere... Son son tefekkür edip zikretmek buradaki her mahlukla Yaratanımızı...Son son ...
(Defterin Arka Kapağının İç Yüzüne Yazılı Not)
31.10.2025
İlk defa bir günlüğüm; boş yaprak bırakamayacak hatta yaprak ekleyip yapıştıracak kadar doldu ve bitti. . ! ....'lı bir hikaye için alınıp ....'lı bir hikaye yazılan; bir aşk öyküsüne niyet edilip bir evlilik hikayesine zemin olan bu defter şimdi canımı acıtıyor. Mutlu bir son yazacak hiçbir yaprak kalmadı geriye ilk defa ve defterden dışarı taştı satırlar. . .
Evlilikle Birlikte
Dr. Nurcem Hanzadebek Çep




Yorumlar