22. Bölüm: Papatya Dönemi
Güncelleme tarihi: 4 Eki

31.10.2026
Her günlüğüm bana, mutlaka bir doğum günümde birisinden hediyedir, sadece az önce bitirmiş olduğum defter istisna! Şimdi başladığım ise 11-12 yaşlarımdayken bir doğum günü hediyesi olarak bana verilmiş bir defter aslında ve 26 yıldır yazmaya kıyamayıp hep saklıyorum.
Bugün kıydım, niye?
Bu defterle birlikte geçmişe dair tüm defterleri, açık kalmış hesapları, borçları kapatmaya niyet ediyorum. . . Duasını ettiğim ve ettirdiğim Duha suresindeki Allah'ın "ikinci kısım hayat" vaadine fiili bir dua gerçekleştiriyorum. . . Ve bu defterden sonra ya kendime harika bir günlük alacağım şöyle antik zamanlardaki büyü kitapları gibi deri ciltli süslü püslü bir şey, ya da öyle bir günlük hediye gelecek bana. (Nasrettin Hoca hesabı "Allah'ım bana 100 altın ver 99 olsa kabul etmem :))) Ve hayatımın, kaderimin henüz yaşanmamış olan büyülü kısmının işte o deftere yazılmasını istiyorum... Kalemi de özel olmalı... Ahhh yine romantik kurgu ve hayallerle dualar... Hediye olsa ama öyle büyülü birinden... Ya da kendim almalıyım yine ama bu kez sadece kendim için, kendime özel... Kendi kaderimi kendim yazmak için... Duasına bile karar veremedim bak, papatya gibi o mu, bu mu...
Peki Papatyalarla dolu bir kapağa sahip geçmişten gelen bir defter ne anlatıyor şimdi bana?
Papatyaları sevdiğim söylenemez aslında. Bana ikilemi ve şüpheyi, güvenilmezliği, bıçak üstünde olmayı hatırlatıyorlar. Biraz da aleladeliği. . . Ama hayatımda aldığım ilk canlı buket de papatyaydı. . . Anlamı gerçekte nedir bilmiyordum, hala bilmiyorum ama o zaman düşündüğüm şey: "Kandırılıyorum! Hayır kaçmalıyım!" idi. Hissettiğim de ; korku, ikilem, baskı, şüphe. . . Şimdi de ne gariptir ki tam olarak aynı şeylerin çemberinde yaşıyorum. . . Ve papatyanın gerçekte anlamı ne bilmiyor olsam da benim kaderimdeki anlamı hala böyle; korku, ikilem, şüphe, baskı, kaçma dürtüsü. . . Dolayısıyla papatyaları sevdiğim söylenemez.
01.11.2026
Bugün Cuma, öğleden sonra denize indim. Önceki günlüğün son sayfalarından birine "Kalbimdeki evime hazırım." yazılı bir ritüel yapmışım. Şu deniz manzaralı bahçeli ev hayalim için. . . Tekrarlı bir yazılı dua. Fakat sonra defterimde unutmuşum. Hatırladığım kadarıyla tekrarlar bitince suya atılmalıymış. Ben de koparıp aldım elime, indim denize, o kağıttan bir gemi yaptım. Kendime bir iskele seçtim. Ve bir Türk geleneği olarak doğuya doğru salacağım. Kendi İstanbul'umu fethe doğru dualarla doldurup gemiciğimi denize indirdim. Vira Bismillah!
Ve arkadaştan bir mesaj; "Puruvanız neta, dümeniniz viya, rüzgarınız kolayına, bahtınız açık olsun."
Bir bilinmeze kanat açtı niyetler... Bir karanlığın en koyu gölgesine doğru gitmekteler. Ya güneş? Ya ışık? Ya nur? Bugün bilincimde hepsinin sadece adı var... Yalnız bir kelimenin gölgesi düşmüş sanki üstüme; alaca bir aydınlıktan umut. . . Kim bilir sanrı mıdır, serap mıdır, hayal midir, zan mıdır..? Bekler bizi güneşin doğduğu şehir, Kim bilir karşılayacak orada bizi hangi ışık hangi karanlık. . ?
Duha'ya ant olsun, güneş doğacak!
İçimdeki korkağa, Duha yemini olsun!
Hayatımın ikinci bölümü ilkinden daha güzel olacak,
Ve vakti geldiğinde Rabbim bana gönlümden geçeni bağışlayacak
Ve beni hoşnut kılacak!!!
Duha, iman olsun şüphe duyan yanlarıma. . .
06.11.2026
Sürekli istemsizce vaktin nasıl geçtiğini anlayamadan ve başka bir şey yapamadan hep aynı şeyleri düşünüyorum. Bunu düşünmeyi istiyor muyum, istemiyor muyum; düşünen ben miyim yoksa başka bir düşünenin düşünce yoğunluğunun etkisi altında mıyım anlamakta zorlanıyorum. . . Bunu gerçek dünyadaymış gibi istemli bir hayale dönüştürdüğümde içim kabul etmiyor, hoşlanmıyorum. Ama garip şekilde kapılıp gittiğim bir hayal alemi var, orda her şey çok başka. . .Tutkulu, arzulu, çekingen ama istekli. . . Garip şeyler oluyor. Kapılıp gittiğim, istemsizce içine çekildiğim bir gelecek kurgusu var. Bazen korkuyorum, bazen teslim oluyorum. . . Daha önce hiç hissetmediğim duygular, yaşamadığım şeyler yaşıyorum. Kendimi bu alemde düşünmekten alamıyorum. Vakitlerim gidiyor, yapmam gerekenleri yapamıyorum. Leyla gibi oldum ama Leyla değilim. Aşk yok, tutku yok, sevgi yok, gerçekte bağlanacak hiçbir şey mevcut değil ama ben bu şartlarda ve şimdide yaşamıyorum da sanki henüz var olmamış bir gelecekte oluşmamış o zamanın şartlarında yaşıyor gibiyim düşünce aleminde. . .
Biliyorum hiçbir şey boşuna olmaz. Bu da Allah'ın benimle bir tür konuşması. Zor zamanları bu şekilde bana kolaylaştırıyor belki. Belki cesaret veriyor, belki destek sağlıyor zayıflığıma, korkaklığıma. . . Ara ara gelgitler yaşıyorum tıpkı papatya gibi ama yine aynı sonuca varıyorum bir şekilde şükür. Üzülmemeliyim bir başkasına çünkü bu da Allah'ın ona bir dersi. . . Ben kimim ki, ne haddime O'nun öğrencisine verdiği derse üzülmek!? Ama işte Eş efendinin gözlerini kan çanağı gibi görünce. . . İlla "Dini nikahımız kalsın." diye ilginç teklifler sundukça, kıvrandıkça direncim zayıflıyor. . .
08.11.2026
Hiç beklemediğin bir anda bir sancı vurur ya hani bir yerine, ara ara gelip kaldırabileceğin eşiği zorlar da dayanılmaz sanırsın, işte öyle bir özlem sancısı gelip vuruyor bazen. . .
Neye özlem, kime özlem, niye özlem? Geçmişi saklayan hafızada ne kadar yoklayıp taransa da bir cevap bulunmuyor... Cevabı; başkasında mı, ruhun zamansızlığında mı, kainatın kader levhasında mı sormakla bilinmez. . .
Uyduk bir ruhani alamete, gidiyoruz bir bilinmeze. . . Sanki yalız değilim, sanki ruhuma bir ruh var güven veren. . . Sanki taytay duran bir bebeğim de az ötede kollarını açmış bekleyen bir yetişkin var. Sanki sendelesem düşmeden yetişecek, ağlasam teselli edip cesaret verecek. Her adımımı tebessümle takip ediyor. . .
Ama yok! Yalnızım... "Bu yolda yalnız olacaksın." demişti Mevlevi abla. Tüm duygularımı içimde kendi kendime yaşayıp ağlayıp solan, kalemi-defteri yoldaş yapmaya kalkıp yine de içimdeki duvarları aşıp duygularını dışarı çıkaramayan, belki acıyı; belki sevgiyi, bağlılığı, sadakati hissetmekten korkan bir yalnızım... İrademin kırılmasından mı korkuyorum? Hayır! Bu iradeyle ilerlerken acı çekmekten korkuyorum, incitmekten korkuyorum dönüp yüreğimi vuracak diye... Kızarmış gözlerini görmekten korkuyorum; değiştirmek, çözmek, istediğini yapabilmek adına duyacağım çaresizlikten korkuyorum... Yüreğinde acı olmaktan ve olduğum acıyı duymaktan korkuyorum. . .
Her akşam işten eve geldiğinde: "Beni yarı yolda bırakan kadın!" diye sesleniyor mutlaka...
Ahtın vardı NS, hani sen hiç kimseyi yarı yolda bırakmayacaktın!? Hani sen bile bile can yakmayacaktın!? Aklımın ve kalbimin ahtlarını yıkıp geçti ruhumun ahtı!!!
Ne yaptıysam 13 yıldır, hepsi boşa kürek çekmek olarak tarihte kaldı. . .
09.11.2025
17.40'da bilmediğim bir telefon numarasından çağrı geldi, yeni bir danışan olduğunu düşünerek açtım. Arayan Mevlana olmaya hevesli şu malum arkadaştı. Nerde olduğumu, müsait olup olmadığımı, yemek yiyip yemeyeceğimi sordu. O malum olaydan sonra iki yıla yakın vakit geçmiş hiçbir şekilde konuşmuşluğumuz olmamasına rağmen bu neydi şimdi!?
"Hayırdır!?"
"Emanetin var bende onu vereceğim. Yemek için balık yapar mısın, balık istiyor canım."
Telefonu kapayıp dondurucudaki son somonları fırına sürdüm, aklımda sorular, yüreğimde kabulsüz duygular. Yine hiç bir şey olmamış gibi mi yapacaktı yoksa artık "Dinlemeye hazırım." mı diyecekti. Çok ciddi bir hazımsızlık yaşıyordum içimde, hiçbir şey olmamış gibi niye ben ona istediği yemeği hazırlıyorum!? Bunca zaman umurunda olmamışım şimdi kalkmış aramış bir de sipariş veriyor! İçimde cebelleşirken baktım telefon çalıyor ve yine o bilmediğim numara, sanırım numarasını değiştirmiş çünkü numarası kayıtlıydı rehberde. Açtım:
"Komşu ablaları da çağır." dedi. Çapraz blokta bizimle aynı katta oturan bana komşuluk yapan tek komşumdur kendisi ve bu arkadaşı da çok sever. Neyse bu yaptığıyla aklımdaki soruya cevabımı almış oluyordum. Baş başa kalmaktan, yüz yüze olmaktan, gerçekte olanı konuşup yüzleşmekten bir kaçış çabasıydı bu. Yine bir hasıraltı muamelesi, sıkça Eş efendiden gelirdi oysa ki. . .
"Emin misin!?" diye sordum.
"Çağırmak istemezsen çağırma o zaman."
"İstersen çağırırım ama neden?"
"Ayıp olmasın diye."
"Niye ayıp olsun!?"
"Tamam, çağırma o zaman."
Yemekler yenilip çaylar içildikten sonra hala yüzeyel konular konuşuluyorken "Hiçbir şey olmamış gibi davranacak biri değilim ben..." diyerek sulandırdım gözlerimi. Hala kendi meselesinde, kendi duygusundaydı. Ders niye o katılmayınca aranmadan, o beklenilmeden yapılmış, ona değer verilmiyormuş........ Sakindi belki ama beni duyamayacak kadar kendi duygusuyla meşguldü. . . Yani işin gerçeği yine dinlemeye istekli değildi ama dinleyebilecek sakinlikteydi...
"Birinin dinlemeye hazır olduğunda diğerinin artık söyleyecek hiçbir sözünün kalmamış olması ne garip..." dedim. Ona söyleyecek tek bir söz gelmiyordu içimden artık. . . Kalbim artık onunla konuşmayı reddediyordu, uzunca zaman reddedilişine mukabil...
"Belki davranışlarınla, halinle, sessizliğinle söylemişsindir. . ."
Bilmiyordu, ona duyuramayıp sustuklarım nasıl genzimde horuldadı her gece bir yıl boyunca. Bilmiyordu, söylemedim. . . Ama onun ve Eş efendinin aynalığında kendimde dinlemediğim şeyin "ruhum" olduğunu anladığımı ve boşanma kararını da ruhumu dinleyerek aldığımı söyleyebildim ve de beni sarsan annem ile babamın hastalıklarını... O hala kendi kırgınlığının derdindeydi ve guruptan da benim yüzümden çıktığını söyledi. Buna itiraf etti diyelim.
Bir şey var içimde, bir şey! Ağlıyorum içli içli ve derinden ama kelimeye ve idrakime gelmiyor mana... Bir şey var, ona dilimden: "Buradan gitmeden önce bu defteri de kapatmalıyım!" cümlesi dökülürken sesim ayrı ağlamaya başladı, gözlerim ayrı, ellerim-yüzüm ayrı. . .
Bitiyor. . .
Büyük bir şeyler bitiyor; sessiz sessiz, usulca gidiyorum. . . Kimseye tutunmadan, kimseye dokunmadan, kimseye bir şey anlatmaya çabalamadan, anlaşılmak için çırpınmaktan vazgeçmiş, hevesleri terk etmiş; Başka bir şehrin bağrına ya ölmeye ya dirilmeye gidiyorum.
Ve hala kendisi konuştuğunda düzeleceğini sanıyor Mevlanasever hanım, bendeki kırılmışlığın. . . Hala konuşmakta diretiyor! Konuşursan anlamazsın ki!!! Konuşursan hakikati duyamazsın ki! Kendi bildiğinle, kendi başına kalırsın, bilmediklerini öğrenemezsin ki! Her şey bildiğinden ve senin hükmünden ibaret değil ki!
NS'yi konuşarak kazanamazsın. . . Konuştukça kaybediyorsun. . . Açtığın yarayı konuşarak iyileştiremezsin ben, ben dedikçe. . . Konuştukça kanatıyorsun sen. . ! Dinlemeyi öğrenmelisin. . . İçindeki tüm sesleri susturup karşındaki ruhu ruhunla duyabileceğini, duymaktan öte hissedebileceğini, benden öte bizliğe ulaşabileceğini artık idrak etmelisin. Lakin hala "ben"desin, benliğin çoklu seslerinin arasında duyman gereken sesi kaybetmektesin. . . Gözlerimi ruhuna böyle geri çeviremezsin. . .
Biliyorum, bana en çok benzeyensin zahirde ama ben değilsin. . ! Güneşi yay olan birinin yükseleni yay olan birinde gördüğü, kendiliğinin maskesisin sadece! Ama işte bensin sandım; ben gibi seversin, ben gibi duyarsın, ben gibi hissedersin sen de benim ruhumu sandım tıpkı benim senin ruhuna yaptığım gibi. . . Yılda bir kez, o da toplu bir program yaptığımda geldiğin. Ben; sana her fırsatta, her aklıma gelişte, gece-gündüz-saat-vakit bakmaksızın gelirdim. . . Bu ilçe sendin benim için. . . Yürürsem eğer, yollar beni sana getirirdi. Peki ya gelmeyişlerin beni kahrederken ne sebep sundun hep sen? Korkuyordun köpeklerden. Ne dedin sahi bu akşam:
"Tam araba aldım sana gelmek için, böyle oldu. Seviyordum ama korkuyordum."
"Benim sevgim korkularımdan daha büyüktü. . !"
"Kapak yaptın!"
"Hayır! Hakikati söyledim. . ."
Ne incitirdi gelmeyişlerin, aramayışların, geldiğimde fazla kalırsam rahatsız oluşların, pervasızca bağırışların. . . Canını yakan bir gerçeği söylediysem vay halime. . ! Sineye çekecek ne sözler ne haller üstüme üstüme gelirdi. . . Ne çok sustum canım yanarken. Ne kadar da kör ve sağırdın kalbime. . . Hiç bakmadın, görmedin de. . . Sen seninle yaşıyordun, başkası yoktu senin için. hayatında da başkasına yer bırakmamıştın. Sana her gelişimde biraz daha gösterirdin bana yer olmadığını sende. . .
Benim sevgim korkularımdan büyüktü, seninse benlik korkuların. . .
Biz, "biz" oluruz da birliğe ulaşırız sandım yine de. O kadar çok sendesin ki beni hiç görmedin. . . Duyurayım dedim; sesimi de konuşarak bastırıp duymadın. . . Ayıltayım dedim, bağırdım: "Yeteeeeeeer! Bir dinle artık! Sus da kalbimi bir dinle! ! ! Bir kere de anlatmaya çalışan yüreğimi dinle de hisset! ! ! Yeter! Sürekli üzerine bir şeyler alınıp savunmaya geçme. Bir dinle, anlamak için dinle. Kulaklarınla değil, ruhunla dinle! ! ! Ama yok, haykırıp dilini sustursam kafanda bile nefessiz konuşmaya devam ediyorsun, duyuyorum! ! ! Dinlemeye hazır olduğunda ara konuşalım!.." Bunlar sana son sözlerimdi olay günü telefonda ve hala konuşmaya devam ediyordun ki kapattım. Söyleyecek son sözüm buydu ve artık dinleyecek yerim hiç yoktu... Sen beni dinleyene kadar artık seni dinlemeyecektim her alemde! ! !
Sanma sadece sesini dinlemiyorum, sanma sadece kulağımı sakınıyorum. . . Sadece zikrini değil fikrini de hissini de ruhunu da dinlemeyi bıraktım senin. . . Yüz çevirdim senden. . .
Yetmedi sana konuşmaların. . . Telefonu son sözümü söyleyip kapattım ama senin bitmeyen konuşmalarını dinlemedim diye ardına yığınla mesaj döşedin, kendince kapak yaptın bana. . . Bazen hiç anlamıyorsun ruhun ve hissin derinliğini, hiç hissetmiyorsun. . . o kadar çok konuşmakta ve zihinde kalıyorsun ki derine inemiyorsun. . .
Sonra da ne bekledin benden? Ararım, yazarım, sorarım, evine, yurduna, yörene, söyleşine, kitap yayınına, imza gününe, doğum gününe gelirim diye mi bekledin!? Ne hakla Allah aşkına!?
Gerçekten "Dinelemeye hazırım." demeden sen, bundan sonra senin kaderini şehadetle dinlerim mi sandın!? Duyarım mı sandın ruhunu? Görürüm mü sandın rüyamda!? El-Hakk ruh yüzünü döndü mü göz görmez, kulak duymaz, akıl bilmez, kalp hissetmez adını Mihrümah koyduğum sultan. . !
Sana "Ay ve Güneş" dedim; hem eril hem dişil, hem gece hem gündüz, hem akıl hem kalp, hem Şems hem Mevlana'yı temsil eden Mihrümah dedim. Tam olasın, kendinle tamam olasın diye. . . Lakin kul hep eksik kalacak olanmış, Ruhun eksik kalmış! Ya aklının evhamına ya duygularının girdabına gark oldun da bizden hakkı duyamadın, ruhumuza mukabil bir ruh sunamadın.
Sen tek başına "Şems ile Mevlana" olunca bize "İsa" olup dostlar sofrasında ihanet bulup Hakk'a yükselmek düştü. . . Zira İsa da güneş katına yükseltilmişti ve ruhaniyattan gelip ruhu temsil edendi. Hasılı bir şemsten başka bir şemse tahavvül düştü kaderimize. . . Lakin fedailik baki kaldı seferde. . .
Ne dedin bu akşam bana sahi:
"Ama seni iyi gördüm, sanki bırakman gereken bir şeyi bırakmışsın gibi..."
Umuyorum bıraktığım şey: Hakk'tan gayrı bir şeye böylesi bağlanmaktır. . !
Dost desen, seni bıraktım ki kendime eş tuttuğumdun!
Yar desen, Eş efendiyi bıraktım ki artık fizik alemde aile olmaya engel yoktu!
Can desen: Ruhum dediğim Hakk'tan bana gönderilen kediciğimi bıraktım ki hürriyetine engel yoktu.
Umut desen, Ruhum ve Kalbim dediklerimin yavrusuydu, Şifa dedim adına, yeni hayatımda yar seçtim yoluma. Toprağa bıraktım ki artık dünyada alacak nefesi yoktu. . . Miniğim, ufacık ve yumuşacıktı son nefesinde ellerimde. . .
Aklımı bıraktım, kalbimi de. . . Direksiyon artık ruhun elinde. . . Nereye sürerse Hakk, uçup gidecek o bilinmeze. . . İsmaili bir teslimiyetle koydum boynumu kütüğe, gökten koç indirse de indirmese de. . . O'nun istediği olmayacak mı zaten dirensem de direnmesem de!? Hakk'ın Emrine Direnmeyi Bıraktım. . !
Madem Hakk seçmiş bizi kurbanlığa
Kulluğun şanından olsun, varalım bıçak altına rızayla. . .
Kaçsan hükmünden kaçacak yer mi var!?
İmdat çeksen kurtaracak kudret mi var!?
Madem Hakk seçmiş bizi kurbanlığa
Koyalım boynu kütüğe rızayla. . .
Dümeni kırdı ruhum çoktan bıçak altına;
Akıl konuşsa duymaz, kalp ağlasa bakmaz.
İlahi emir Ra'd gibi indi gökten kadere
Bekle desen olmaz, dur desen durmaz.
Evlilikle Birlikte
Dr. Nurcem Hanzadebek Çep




Yorumlar