top of page

23.Bölüm: Parası mı Yarası mı

26 Eyl
30 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 5 gün önce


22.11.2025

     Oturduğumuz evin iki yıllık borcunu peşin olarak kapatıp tapusunu alabilmek için parayı toparlamaya çalışıyorum. Düğünümüzde elaleme rezil olmasın erkek tarafı, taktıkları bir şey olsun diye düşük ayar bir elmas set almıştık ve bir de alyans, onları bozdurmaya gittim ablama. Öyle işlerden pek anlamam, o bilir. Garip bir dehşet hissi sarmıştı kalbimi, duymazdan geldim, alyansı bozdurduk ve tek başına, hazırladığım paranın eksik kalan kısmını kapatmaya yetti. Birkaç gece ablamlarda kalmayı planlıyordum. O gece hayatımda bir ilk yaşadım.


Hislerime kulağımı tıkayıp yatağa yatıp uyudum. Gece garip bir ses duyarak uyandım, derin bir acıyla inleyen bir ses bu! Kim inliyor peki böyle acıyla derin derin!?Kendi iniltime uyanmıştım. . . Uyurken inliyormuşum meğer. . .


Ne kadar kulak tıkayıp duymazdan gelirsen o kadar derine iniyor demek acı, tıpkı evvelden yaşayıp okumasını yaptığım horlamak gibi. . . Ve kontrol senin iradende değilken ele geçirip vücudunu kullanarak sesini duyuruyor, kendini duymak istemeyen iradeye. . ! İnkar boşa, göz kaçırmak boşa, yüz çevirmek boşa, kulak tıkamak, varlığını yalanlamak boşaydı hep içerideki hakikate karşı. . .


Bu, uykudan uyandıran iniltim beni gecenin bir vakti sadece uyandırmakla kalmadı, aynı zaman da şiddetle sarstı. . . Anladım, acımın derinliğini. . . Alyansımı hakkıyla uğurlayamamıştım. . . Anlamını, kalbimin bağını, kaderimin halkasını layıkınca göndermemiştim geldiği yere. . . Yasını tutmadığım nekroza giren kader parçamdın, aceleyle ampute ettiğim. . . Beni en savunmasız anımda inlettin... Bir müddet içimde düşünüp kendimi anladıktan sonra yeniden uykuya daldım.


Ertesi gün tapu dairesinden randovu baktık, iki saat sonraya vardı! Atladım gittim hemen. . . Uzun sürmedi, borcu kapattım, randovuya yetiştim ve tapu elimdeydi artık. Ne kadar hızlı olmuştu! Akşama evime geçmiştim, eş efendiye boşanma dilekçesini hazırlamasını söyledim. Normal şartlarda "Tamam." deyip yapmayıp unutarak defalarca uyarı almadan günler geçmeden bir işi yapmaz. Baktım az sonra dilekçe ve protokolü kontrol etmem için elime verdi! Şaşırdım, ilk defa böyle bir öncelik ve hız gördüm kendisinden 13 yılda. . . Ertesi gün; 13 Kasım öğleden sonra dilekçemizi vermek için adalet sarayına gittik resmi kıyafetlerimizle hazır ve nazır olarak, gayet eğleniyorduk güle oynaya. . . Bakalım mahkeme bize ne kadar zaman sonraya gün verecekti?


Danışmadan yapılacakları öğrenip veznedeki işimizi halledip dilekçe teslimine çıktık. Görevli kadın memur, mahkeme tarihi için bir telefon açtı ve sonra hiç beklemediğimiz bir tarihin bize uygun olup olmadığını sordu: hemen yarına!


Bu akşam arkadaşları uzun zamandır planladığımız Bursa gezisine götürecektim ve hafta sonunu da orada geçirecektik, uzun yol yapacaktım. Herkes ve her şey ayarlanmıştı, "Olmaz, ben az sonra buradan çıkınca Bursa'ya gideceğim!". Eş efendi memur kadına başka bir gün sordu. Söylediği günlerde hep çalışıyordu mesai saatlerinde hiç boşu yoktu. Hiçbirini kabul etmedi, benim yarını kabul edip gezi planını iptal etmemi bekliyordu. Söz vermiştim, yapamazdım, sözümde durup yolculuğu gerçekleştirecek, kimseyi hayal kırıklığına uğratmayacaktım! Kızdım ve odayı terk edip dışarı çıktım.


Koridordaki bekleme sandalyelerine oturmuş öfkemle mücadele ediyordum. Baktım az sonra Eş efendi de geldi yanıma ve "Beş dakika bekleyecekmişiz, şimdi mahkeme olacak." dedi. Yeni bir şok dalgası daha gelmişti: "Allah'ım tam olarak ne yapıyorsun!? Bu kadar acil miydi boşanmamız!? Bu kadar çok mu geç kalmıştık ki!? Adliyede bir kırmızı halı sermedikleri kalmıştı bize. . ."


Bundan sonrasında bunları söyleyerek, dalga geçerek çok güldüm olanlara, halimize... Bir yandan gözlerimiz doluyor bir yandan da gülüyorduk mahkeme salonunun önünde beklerken. . . Gülmelerimi durduramıyordum. Garip çok garip bir haldi, anlamlandıramıyordum. Hem güldük hem de ağladık güya birbirimize çaktırmadan. Güle ağlaya tabiri tam da böyle bir şeydi sanırım. . . Hiçbir gülüş bastıramıyor insanın içindeki ayrılık acısını... Yılların alışkanlığıyla, paylaşımıyla ve yaşanan her olumsuzluğun hikmetine varılmış olarak barışıp Allah için sevince her ayrılık yine bir acı, yine bir hüzün, yine bir göz yaşı akarken saklanan. . . İçeri girdik duruşma için ve iki dakika sürmedi celse, bitti. . !


Mevlevi abla yaşadığım şehirden ayrılmadan önce Bursa'ya gidip Emir Sultan ile Üftade hazretlerini ziyaret etmemi tembihlemişti. Az sonra çıkacağım yolculukla bu tembihi de yerine getirmiş olacaktım. Kimseye bir şey belli etmeden yaşadığım şoku içimde tutuyordum. Çantamda boşanma kararımızın imzalanmış hükmü vardı artık fakat kimse öyle bir gündemin olduğunu bile bilmiyordu hayatımda, ben bile daha yeni öğrenmiştim ki. . . Kimseye huzursuzluk vermek istemedim, dayanabildiğim kadar dayanacaktım. Şehrin bir ucundan diğer ucuna arkadaşları toplaya toplaya gidecektim Bursa'ya. . . İlk önce uzun zamandır bipolar tedavisinde olan arkadaşı aldım, yalnız yaşıyordu. Sonra şehrin çıkışından bir ablayla iki kızını alacaktık, arabaları vardı gerçi ama tek masraf olsun diye aynı araçta gidelim dediler. Evlerinde bir mola verdik onlar hazırlanana kadar, ben de üzerimi değiştirdim, rahat bir şeyler giydim zira siyah ceketle pek bir şüpheli duruyordum kendimce. . .


Ablanın büyük bir bel rahatsızlığı vardı, uzun bir tedavi almıştı hastanede yatılı olarak, yeni iyileşmişti. Daha önce telefonda konuşurken "Beni ön koltuğa oturt, hastayım ve büyüğüm." demişti. "Olur, bence bir sorun yok." demiştim.


Hazırlanmaları bittiğinde evlerinden çıkıp arabaya geçtim, peşimden bipolar olan arkadaş geldi ve hemen yanımdaki koltuğa oturup "Sakın bana Abla gelince arka koltuğa geçmemi söyleme NS, geçmeyeceğim!" dedi. Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Hiç beklemediğim bir tavır, sertlik, emrivaki, iznime saldırı var ve vereceğim her karşılık tüm yolculukla birlikte yolcuların da planların da hepsini kökten etkileyecek bir hamle olacaktı.


"Olmaz!" dediğim anda kafasında kurup daha yolun başında manevi bir cehennem yaşatmaya başlamasını istemiyordum bize. Düşündüm, arabanın içi zaten geniş, koltukların hepsi zaten tekli, tekli. . . Araba zaten yedi kişilik ve oldukça geniş, rahat. Ön koltuğun tek artısı ön camın manzarası ve artistiği... Ablanın ise zaten kendine ait daha yeni aldığı gıcır bir Togg'u vardı. Kocasının aracı ayrıydı, büyük kızının da ayrı aracı vardı. . . Ama yanımda oturan bipolar arkadaşın kendisine ait bir şeyi yoktu henüz... Kendi arabalarında yolculuk yaparken ön koltukta hep annesi otururdu babasının yanında. . .


Belki bir daha ona böyle bir deneyim yaşatabilecek fırsatım olmayacaktı, belki onun da olmayacaktı . . . Ama ablanın böyle dertleri yoktu ki... Evleri, arabaları, işleri her şeyleri bolca vardı Allah'ın lutfuyla, keremiyle. . . Onlar kendi araçlarında istedikleri yerde oturabilir, istedikleri uzaklığa gidebilirlerdi. Ama yanımdaki arkadaşın ne kendine ait bir evi ne işi ne arabası hiçbir şeyi yoktu, üstelik bu yokluklar zaten onun hastalığını da körüklüyordu. İlaç kullanmaya başladığından beri de o kadar çok kilo almıştı ki, incecik kız. . .


Kararımı verdim ve onun duygusal durumunu tetiklemeyip ablayı arkada istediği herhangi bir yere oturtmaya. Denge politikası izleyecektim. Bunun için de "Ama Abla burada ben oturayım derse en fazla senin çok kilolu olduğun için arkada kimseyi sıkıştırmayasın diye burada oturmanın herkes için daha iyi olacağını söyleyebilirim daha fazlasına karışamam. Israr ederse sizin aranızda olur." dedim. Zaten otobandan basıp gidecektik bir buçuk saatlik yolumuz vardı.


Abla geldi ve beklemediğimiz, hesapta olmayan üçüncü kızı da eşyalarıyla arabaya gelince abla bana:


"Kızmayacaksın ama, küçük kızım da geliyor bizimle!" dedi.


"Başka bir şey yapacak, bizim programımıza katılmayacak diye dimi!?"


"Evet o arkadaşına gidiyor, orada kalacak."


Ses çıkarmadım. Arabada yer vardı, bence sorun yoktu. Ve tahmin ettiğimiz üzere abla gelip de arkadaşı ön koltukta görünce "Oraya ben otururum diye düşünmüştüm..." dedi. Ben de az önce dediklerimi ablaya ilettim peşine de "Şehrin içinde de sen oturursun ön tarafa." diye ekledim, o da ses çıkarmadı arkaya oturdu, altına fizyoterapide ajan olarak kullandığımız özel süngerini koymuştu. Yolcuğumuz sorunsuz geçti, Bursa'da bizi bekleyen ev sahibi Hoca arkadaşıma ulaştık. Yarınki planımızı yapıp yattık.


Tabi ki yatak planını ev sahibi hepimizle birlikte evin salonunda yaparken bana: "Sen benimle yatarsın diye düşünmüştüm.." dedi. "Ben de öyle düşünmüştüm." dedim güldük.


Bu benim Havas kursundan hoca olan bir arkadaşımdı. Ne zaman üzerimde fena enerjiler olduğunu hissetsem saatin kaç olduğuna bakmaksızın arayıp beni okumasını isterdim. Kırmayıp yapardı. Bazen yatağından kalkıp bazen uykusunu erteleyip abdestini alıp yapardı. . . Ve benim yüreğimin o gün çok ihtiyacı vardı; şefkate, ilgiye, dinlenilmeye, duyulmaya, görülmeye. . . Bu konuşmaya ses çıkaran yatak planına itiraz eden kimse çıkmadı salonda, niye etsinlerdi ki!? Benim en yakın arkadaşlarımdan biriydi o, diğerleri benim vasıtamla tanışmıştı. . . Az sonra beli rahatsız olan Abla büyük kızıyla diğer odaya gitti. Bir vakit sonra büyük kızı içeri gelip Hoca arkadaşıma "Ben seninle yatmak istiyorum hoca abla!" dedi. Her şey konuşulurken hiç kimse bir şey demedi de ana-kız topluluktan ayrıldıktan biraz sonra ne oldu da böyle bir istek peyda oldu!? Kararı bozmadık elbette.


Herkes yattıktan sonra gün boyu içimde tuttuğum şeyi hoca arkadaşıma açtım... Ağladı, anlattım sonra biraz olanları. Bana: "Sen anlatırken Zeynep validemiz geldi aklıma. . ." diyerek bana bir teselli sundu, konuştuk biraz... Yakın bir zamanda onun da başından geçmişti benzer bir vaka... Ben de onun yüreğine şahittim. . . Sonra uyuduk...


Ertesi gün grubumuza o şehirdeki başka bir danışanım ve benim komşumun üniversitede okuyan "En Baş Müridim" diye şakayla lakaplandırdığım, gözden göze kalplerle konuştuğumuz, benim küçük versiyonum olan kızı da gelip katıldı. Güzel bir kahvaltı yaptık, sonra da hep birlikte çıkacağımız Allah dostları ve Padişahların kabirlerinin ziyaretinden önce Fecr suresinin son ayetiyle dua edip niyet alıp şükür secdesi yapıp öyle çıktık evden manevi bir sefere. Yolda giderken de niyetlerimizin sadakalarını verecektik.


Ne yazar hep türbe girişlerinde: "Edeple gelen lütufla gider." Allah'ın selamını verip dua edip-dua alma seferine çıkıyorduk, en güzel niyetlerle. . . Hani güzel bir işe başlamadan önce büyükler ziyaret edilip elleri öpülür ya, duaları alınır ya bu da öyle bir şeydi işte. Şimdi ötelerde olan Allah dostlarını ziyaret edip selam verip dualarını alacaktık çıktığımız benlik seferlerimizde, ardımızda güç olsun diye...


Evden çıkma telaşında çantamı alırken adliye kağıdını gördüm içinde, En Baş Müridimle o esnada göz göze geldik, bazı durumlardan haberdardı. Onunla öyle yürekten yüreğe gözlerle konuşurduk biz. Kağıdı uzattım... Sonra Hoca abla da baktı. Derken merakla Beli ağrıyan abla geldi kağıdı aldım. "Ben de bakacağım, ne o? ben de bakacağım!" diye ısrar etti. Ben de "Şimdi değil, uygun bir vakitte konuşacağım." dedim. Eğer söylesem büyük olay olacak, ahlar, vahlar, şoklar bütün bu manevi seferin ruhu sönecekti. Her plan bitince uygun vakitte söyleyecektim. Öyle baktırmayınca da rahatsız, hoşnutsuz olmuştu ve evden çıktık.


Birçok mekan ayrı yerlerdeydi, ben Bursa'yı bilmiyordum, Hoca arkadaşım da yolları tarif ediyordu fakat dönüşleri geç haber veriyordu arka koltuktan beri, ben de ani dönüşler yapmak zorunda kalıyordum. Arkamızdan bir sürü korna sesleri... Yan koltuğuma nihayet beli ağrıyan abla oturmuştu. Garip insanlar, garip yerlerde karşımıza çıkıp bizden bir şeyler istiyordu ve "işte!" diyordum. "Niyetlerimizin sadakalarını vermemiz gereken kişiler gönderilmiş..." Sadakalarımızı da veriyorduk böylece bir yandan da...


Sokaklar çok dar, üstüne üstlük arabalar da park etmişler kenarlarına. Santim hesabıyla yol almak zorunda kalıyordum arabayı park etmeye giderken. Daha ilk durağımızda sanıyorum yolun kenarına büyük bir beton saksı koymuşlar boyu da kısaymış, arabadan görünmüyor. Park ederken bir ses geldi sanki. Durup baktım ki bir nokta iz çıkmış arabanın sol ön köşesinde. Kahroldum... Araba benim değildi ki... Emanetti Eş efendiden... İçim bulanıyordu, o nokta kadarcık iz moralimi tüketiyordu içimde. Bir sonraki sefer, arabayı otoparka bıraktım. Ama otopark da o dar ara sokaklardaydı. . .


Bir sonraki durağımıza gitmek için otoparktan arabayı almaya Hoca ablayla birlikte gittik, diğerleri ana caddede bizi bekleyeceklerdi, yürümelerine gerek yoktu. Arabayı aldım, telefonu açtım, caddeye çıkmak için navigasyonu açarken Hoca abla elimden aldı telefonumu, "Ben varım ya!" dedi, bozulmuş şekilde sertçe bakıp. . . Yola çıktık dar sokaklarda, ama "şöyle git!" diyor, elini faraza sallayarak fakat üç tane yoldan hangisine gideceğimi söyleyemiyordu, "Çıkarlar bunlar ana caddeye." diyordu. Gittiğimiz ilk yol yanlış çıktı, geri geri giderek dar sokaktan çıkış yaptım. Başka bir yola dönerken arabaların bir kaçı korna çalıp durdu, anlamadım. O esnada arabanın arkasından patlama sesi geldi. Tam o dar sokağın köşesine park etmiş büyük bir araç, arabanın arka sol köşesini patlatmış, incecik çizik gibi görünüyor ama patlak. Girdiğimiz sokak, solunda sıralı park halinde arabalar, sağında santimlik uzağımızda binalar... Milim milim ilerliyorum. İçimden bir ses "Ya bu sokak da çıkmıyorsa!?" deyip duruyor. Hoca ablaya bir şey diyemiyorum. "Bu sokağın çıktığına emin misin!?" diye soruyorum sadece. O da "Soralım." diyor. İçimi kurtlar kemiriyor. . .


Yolun sonunda taş kemerli bir kapı çıktı, araba oradan geçse bile karşısındaki sokak çaprazındaydı, oraya giremezdi. Arabayı kemerin önündeki açıklıktan döndürüp geri gitmem gerekiyordu. Açıklıktan dönmesi zor ama imkansız değildi. Dönüş yaparken insanların kapı önlerine koydukları eşyalar yüzünden sağa, park halindeki araba yüzünden sola yeterince yanaşamıyordum. arabayı döndürdüm lakin sokağı yarıda kesip yolun yarısını işgal etmiş bir evin köşe duvarına arka sağ kapım oturdu. İleri gitsem kapı göçüyor, geri gitsem göçüyor. Sola açılsam evin bodrumuna merdiven yapmışlar aşağı giden, sol tekerlek oraya girecek ve arabanın sol önü parçalayacak. Saksının arabada bıraktığı noktaya kahrolan ben, kapının göçmesiyle aklımı yitirdim... Hoca ablaya öfke kusmamak, suçlamamak için kendimi tutuyorum. "Be salak kızım, sen niye navigasyonunu açmadın! Abla kızmasın diyeymiş, alınmasın, incinmesin diyeymiş... Al buyur, haçan şimdi ne oldi!?" diyorum kendime içimden... Bir şekilde çıktık oradan dua-yakarış-yalvarış derken; çıktık arka kapı çizikli, göçüklü bir halde tabi. gidilmesi planlanan yere gittik, yine park ettim.


Sonraki durağımız olan Üftade hazretlerine gitmek için bu kez arabayı tek başıma almaya gittim, navigasyonla onları bulundukları yerden alacaktım. Ara sokaktan çıkıyordum. Hoca abla beni aşağıdaki caddeden görüp merdivenleri çıkıp aracın yanına geldi hemen, diğerleri gördüler ama harekete geçmediler. Gelsinler de arabaya binsinler diye beklerken arkadan arabanın biri kornaya basmaya başladı. Hoca abla hemen ön koltuğa attı kendisini, ben de ön koltukta Beli ağrıyan ablanın montuna oturmasın, kırışmasın diye el çabukluğuyla alıp aceleyle arka koltuğa atıp aracı hemen ilerlettim. Arkamızdaki adam hala ısrarla kornaya basıyordu. Ana caddeye inip diğerlerini aldım... Ne var bunlarda yazacak değil mi? Ne kadar boş, gereksiz olaylar dimi..? Yazmaya değer, kıymeti olmayan şeyler dimi!?


Üftade hazretlerinde herkes bir köşeye çekilmiş selamını veriyor, kendi ruhsal hasbihalini yapıyor olmalıydı muhterem zat ile. . . Öyle görünüyordu da. . . Hoca abla yanımıza kadar gelen 13 yaşlarında bir çocukla konuşmaya başladı. Çocuk bisiklet almak için para biriktiriyormuş. Bilmem ne kadar parası olmuş, gelmiş dua ediyor burada. Bizden de bisikleti için dua istedi. Biz de Hoca ablayla sadakalarımızı bu çocuğa vermeye karar verdik. Herkesi dolandım bunun için, çok kalabalıktı türbe ve hepimiz ayrı yerlere dağılmıştık içeride.


Baktım Beli ağrıyan abla ayakta duvara yaslanmış, ağlıyor, hali bir garip, çok içli. "Transa girdi galiba, dokunmayalım bir müddet." dedim, soranlara. Bir ara büyük kızı bizden ayrılıp bir arkadaşıyla buluşmaya gitti. Sonra gelip akşam namazında tekrar katıldı bize. Buranın meşhur bir yiyeceğini denemeye gidecektik çıkışta, Yürürken Beli ağrıyan abla hala ağlamaklıydı. Telefonla konuşuyordum o esnada, Mevlevi ablaya hazretler için yolladığı selamları ilettiğimi ve de Eş efendiyle boşanma mahkememizin anında olup bittiğini söyledim. Hemen ağlamaya başladı. . . Öyle içten, öyle canı yanarak ağlıyordu ki. . . Bu duyguyu hazmetmek için yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu söyledi. Onu öylece bırakıp telefonu kapayarak döndüm gurubuma; çaktırmadan kendimi, yüzümde tutuyordum hislerime giydirdiğim maskemi. . .


Meşhur bir yere götürmeye başladı bizi Hoca abla, han içlerinden çarşı içinden yürüye yürüye peşinden gidiyorduk. Beli ağrıyan abla, iyi görünmüyordu. İki koluna iki kızı girmişti, yavaş yürüyordu. Hoca abla ise önden önden hızla gidiyordu. ben aralarında kalmıştım; birini durduramıyor, ötekini hızlandıramıyordum ki. bir ara sokağa döndük, sonra baktık arkaya, analı kızlı bizim dönüşümüzü görmeyip dümdüz geçip gittiler. aradım telefonla hemen büyük kızını:


".....Yanlış yere gidiyorsunuz, biz aşağı döndük, geri dönün çabuk."


"Biz gelmiyoruz sizinle! Başka yerde yiyeceğiz! Sen anneme saygısızlık yaptın!" diye bağırdı. Hala sayıyordu. . . "Biz arkadaşıma gideceğiz, Hoca ablada da kalmayacağız!"


Artık cinler tepeme çıkmıştı. Durduk yere ne oluyor!? Ne uydurdular, ne kurdular kafalarında!? Ne saygısızlığı yapmışım ben ya!? Burada bir insanın başına gelebilecek felaketleri art arda yaşayıp "Aman sözümü tutayım, aman kimsenin huzuru kaçmasın.. Aman, aman..!" diye diye canım çıkıyordu benim..! Bunlar ise ortada bir şey yokken ne uydurmuşlardı!?


"Ne kurdunuz siz kafanızda!?"


Baktım kız öfkeyle konuşuyor, suçluyor, saldırıyor, anlaşamıyoruz. Gençtir dellenmiştir, anası akıllıdır, olgundur, onunla halledeyim dedim. Ben de öfkeliyim, sesler sert ve yüksek... Onca yaptığım fedakarlığa gelen bu canice karşılık içimdeki savaşçıyı şaha kaldırmış tabi...


"Anneni verir misin telefona! Annenle konuşacağım!"


"Hayır! Annem seninle konuşmak istemiyor!"


"Annene söyler misin lütfen, ben onunla konuşmak istiyorum!"


"Anne............ Annem şimdi konuşmak istemiyor, daha sonra konuşacakmış. 'Eşyalarımızı almaya Hoca ablaya gelince konuşuruz' diyor annem."


"Ben şimdi konuşmak istiyorum! Sonra konuşmak istemiyorum, sonra konuşmanın anlamı yok! Ya şimdi konuşacağız ya da ben bir daha konuşmayacağım."


Şimdi halledilmezse bu mesele zaten sonraya konuşulacak bir şey kalmıyordu ki! Yemeği ayrı yemek, bizimle gelmemek, kalmamak... Gece valizlerini almaya geldiklerinde ne konuşayım, niye konuşayım o halde!? Gurubun bütün maneviyatını katlettikten sonra niye ne için konuşayım ben katliamcılarla!? Katliam gerçekleştirilmeden durdurmak lazım, ben onun derdindeyim! Ne diyeyim ben diğerlerine şimdi!? Ne olduğunu bile bilmiyorum!


Konuşmadı annesi yani Beli rahatsız olan abla. Ben sorunu büyük kızında sanıyordum meğer asıl sorun annedeymiş. . . Yılanın başı oymuş, nerden bileyim... Ama ne kurdular!? Hoca ablayı aradım, olanı anlattım, "Sen arayıp konuş, bana böyle diyorlar, ben bilmiyorum ne kurdular kafalarında, neye taktılar." diyebildim. Hoca abla çok üzüldü, çok dertlendi, mahfoldu kadın...


Az sonra o her şeyi yakıp yıktıran büyük olayı öğrenecektim Hoca abladan. . . Neymiş peki benim yaptığım saygısızlık? Ben beli ağrıyan ablanın eşyalarını ön koltuktan alıp fırlatıp atmışım arka koltuğa hırsla! Ben onlara değer vermiyor muşum! Başka şeyler de varmış.


Bu mu, buldukları ve kıyamet kopardıkları şey!? Bu mu bütün güzel maneviyatı katlettikleri şey!? Ah ne gaflet. . .


Sonra da şöyle demiş : "Türbede Üftade hazretleri kulağıma fısıldadı: Sana değer verilmeyen yerde durma dedi." Bunu duyunca önce üzerime alınıp çok bozuldum hatta kızdım Üftade hazretlerine, bana iftira ediyor diye, niye durduk yere fitne çıkarıyor diye :))


Ama sonra evden çıkmadan önce kendi benliğimizin dehlizlerinde aşamadığımız, sürekli kaderimizde tekrarlayan derslerinden mezun olmak için ettiğimiz secdede dua ve niyet geldi aklıma: Böylece de herkesin kendi benliğine mahsus mezuniyet sınavı açılacaktı çünkü biz Fecr suresiyle: bizim Rabbimizden razı, rabbimizin de bizden razı olacağı makama çıkmaya niyet etmiştik, "cennetime gir!" diyeceği noktaya gelmeye niyet etmiştik. Artık benlik dersimizi anlamaya, idrak etmeye niyet etmiştik!


Beli ağrıyan ablanın benlik dersi "değersizlik" duygusuymuş... Bunu aşması için sınav ona açılmış, o yüzden içindeki değersizlik duygusundan kör olmuş şekilde görüyordu hayatı... Hiç alakasız olaylardan değersizlik anlamı çıkarıyordu ve yıkılıyordu. Değer verilmediği yer tam da kendi içindeydi, Kendi içinde değer verilmediği inancında durmaktaydı ve orda durmaması kendisine söyleniyordu. Bu vakte kadar kim bilir daha kaç guruba da benzerlerini yapmıştı, aynı değersizlik duygusunun girdabında kendini boğuyordu yine. Değersizlik duygusu anneden, yetersizlik duygusu babadan alınır çocukluk yıllarında. . . Yüzleşilmesi, çözüme kavuşturulması, hikmetinin idrak edilmesi gereken yere davet ediliyordu yani böylece. . !


Büyük kızı ise "Kendi olamamak, anneyle bütünleşik olmak, annenin duygularını sahiplenmek, anne adına savaşa girmek, annenin gözleriyle olaylara bakmak, kendi kararlarını kendisi olarak verememek" gerçeğiyle sınava girmişti... Oysa daha dün akşam salonda bunu kendisiyle konuşurken itiraz ediyor, öyle bir şey kendisinde olmadığına inanıyordu. Allah cevabı yaşatarak veriyor insana çoğu zaman... Özellikle de ilimden anlamıyorsa, etrafta yaşayanlardan dersini almıyorsa bizzat kendisine yaşatıyor. . .


Ben ise hala "Başkalarına iyilik yapmak için kendinden fedakarlık yaparken haksızlığa uğramak, çeşit çeşit arkadaşını bir arada tutup birlikte hayat oyununu oynamak, onları manevi olarak beslemek-büyütmek-geliştirmek, manevi annelik" sınavına giriyordum... Yani yine yanacaktı benim bebekler ;) Bir büyük, bir yetişkin; vesvese ve hakikat olmayan zanlarının, evhamlarının, zalim duygularının rüzgarına kapılıp yakacaktı bunca bir araya toplayıp getirdiğim insanı. . .


Peki bu kez benim yüreğim de pişmanlık ateşiyle cehenneme dönecek de, ben de ömrümü cezaya mahkum kılacak mıydım? Yoksa artık dersimi almış olarak bu soruya doğru cevabı mı verecektim? Kim yaktıysa o yansın!!! Herkes kendi eyleminin sorumluluğunu kendisi alsın! Yanan da Allah'ın dersinde, yakan da Allah'ın dersinde, şahit olan da Allah'ın dersinde bir öğrenciydi sadece!!! Herkes kendi dersini öğrenmekle meşgul olmalı..! Kimse, Allah'ın vereceği dersten öğrencisini kurtarmaya kalkıp ilahçılık oynamamalı, kurtarıcı rolüne girmemeli! Kimsin ki Allah'ın elinden bir şey alasın!??? Kimsin ki Allah'ın yaktığını kurtarasın, kimsin ki Allah'ın verdiği dersi kaynatasın, sabote edesin, öğrenci kaçırasın!?! İşte hadsizliğin şahikası. . ! Oraya çok çıkıp bayrak diktik biz insan olarak!!! Ne gaflet ama. . !


"Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin; fakat Allah, dileyene hidayet verir. O, hidayete erecek olanları daha iyi bilir." (Kasas, 56)


"Demek onlar bu söze inanmazlarsa, arkalarından üzüntüden kendini helak edeceksin (kahrolacaksın)!" (Kehf, 6)



"Herkesi bir araya toplayayım, birlikte olalım, şifalanalım, kurtuluşa erelim, birlikte güzel şeyler hissedip yaşayalım." derken yine birinin iç dünyasındaki sobasının ateşiyle yanmıştı işte birliktelik, güzellik...


Ama artık bu mezuniyet sınavıydı ve idraki açılmış olanlar ve Kur'an'ın ilk ayetinden dersini almış olanlar; yaşanan olayı, Rabbinin adına, Rabbinin adıyla oku'yacaktı. . ! Nefsinin, benliğinin adına okuyan da kendi kendine kurduğu cehenneminde zulüm ateşinde yanacaktı. Gurupta yaşanan olaylarla kimi sadece esenlik ve güzellik bulacak, kendisine yeni bir başlangıç kapısı açılacak; kimi aynı duygunun imtihan döngüsünde kim bilir anlamadan, çalışmadan dersini daha kaç yıl dönüp duracak, telafi sınavına kalacak... Ya nasip. . .


Çarşıda dönüp dolaşıp bulmaya çalıştı Hoca abla ana ve kızlarını, konum istettirdim, atmadılar. "Biraz sonra ararım, şimdi müsait değilim." demiş anne olan. Ve afiyetle yemeklerini yemişler. Bizim Hoca abla da o vakit boyunca ayakta bekliyor ama telefonuna gelen aramaları cevaplıyor bir yandan da. Sonra beli rahatsız anne olan aradığında da bizim Hoca ablanın telefonu meşgulmüş. Bunlar da yemeklerini bitirene kadar aramamışlar bir daha. iki saat soğukta, akşam karanlığında bekledik hanım efendileri sokak ortasında. Ama yok. . . 20.00 olmuştu saat ve Hoca ablanın online dersi vardı 21'de...


Ben de artık isyan edip eve gitmek istedim, çok üşümüştük, hava soğuktu. Birilerinin körlüğü ile inadı ve nazı yüzünden biz niye helak oluyorduk ki!?? Eve vardık, Hoca abla dersine girdi, biz de ancak doğru düzgün bir yemek yiyebildik saat 21'den sonra. O meşhur olan yiyecek; yağlı hamurlu garip bir şeydi ve pek benim miğdem için değildi... Hoca abla gece 12'ye kadar bir şey yiyememişti o gün, ana ve kızlarının peşlerinde beklemek ve aramaktan. . .


Gece vakti de bizimle takılmayan en küçük kız anne ve ablalarının valizlerini almaya geldi eve. Diğerleri kapının önünde beklemişler, gülüşmüşler, kendilerini arabasıyla getiren kişiyle espirileşmişler, komşulara seyir malzemesi olmuşlar, ama çıkmamışlar yukarı... Alıp gitti kız valizleri. Komşular ise ertesi güne dedikoduyu servis etmişler... Ben sonradan öğrendim ve haklarında edilen dedikodu hatta yer yer iftira çok üzdü beni... Keşke sandığım gibi sadece küçük kız gelmiş olsaydı valizleri almaya...


 Biz geride kalan herkesle yolumuza devam ettik elbette. Fakat bipolar arkadaş sinirimin bam teline basıp duruyordu, sürekli "Ben tarafsızım, benimle ilgili hiç bir şey yok. Allah'a şükürler olsun, bir şey çıkacağını hissediyordum, çok dua etmiştim benden bir şey olmasın diye. Ohh çok şükür. Ben tarafsızım! Benimle ilgili bir şey yok." deyip asabımı bozuyordu. Zor tutuyordum kendimi: "Asıl senin yüzünden başladı bu mesele! En başında 'ön koltuğa ben oturucam, kalk desen de kalkmam! Sakın bana kalk deme NS!' diyerek her şeye sen sebep oldun! Sen başlattın..!" dememek için...


Koltuk sevdasına geldi her şey şu noktaya! Ne koltukmuş kardeşim. . ! Hoca abla da ona: "Seni çok takdir ettim, ne güzel durdun tarafsız, suizansız ayetteki gibi!" diyordu. İki de bir de aynı muhabbet tekrarlanıyor içimdeki ses: "Ben daha en başta öne Ablayı oturtsaydım, emrivaki isteğini reddetseydim görürdük o zaman tarafsızlığını..!" diyordu.


Burada resmen haksızlığa uğruyorum, hem maddi hem de manevi olarak; yol masraflarının hepsi bana kalıyor, otoban ücretleri, yakıt giderleri, arabanın kazaları, tamiri, Eş efendiyle anlaşması... Hem de sanki ben bile isteye kötü bir şey yapmışım da cephe alınıyorum, tarafsızlık muamelesi çekiliyor. Hakk'ın tarafında olmak nerde!? Haksızlık karşısında dilsiz şeytan olmak nasıl bir şey o zaman!? Üç maymunu oynamak ve keyif sürmek, 'bana dokunmayan yılan'a şükretmek tarafsızlık mı!?


İçimden kendime: "Al kızım, hak ettin! Allah senin gereksiz yere yaptığın, düşündüğün her iyiliği cezalandırıyor gördün mü!? Sana ne be uzun zamandır bu yolculuğu istemiş hayal etmişlerse!? Sana ne be, senin hayatının altı üstüne bir anda gelmişken başkalarının güzel şeyler yaşaması!? Sana ne geri zekalı, yapmasaydın, götürmeseydin, düşünmeseydin!? Başkalarının keyfini düşüneceğine kendi yaralı yüreğini düşünseydin, kendi geleceğini düşünseydin, kendi iyiliğini, kendi psikolojini, kendi sağlığını, kendi acılı keyfini yerine getirmeyi, kendi mali durumunu öncelleseydin, düşünseydin! Sana ne!?


Sen her zaman kendine haksızlık ediyorsun!!! Aha da karşında işte bu gerçeğin!!! kendine haksızlık edene dış dünyadaki insanlar da haksızlık ederek ayna olur benliğine!!! Anladın mı şimdi haksız yere kim haksızlık ediyormuş sana!? İşte senin mezuniyet sınavın; buyur!!!" diyordum.


Programımızı biraz uzattık, güzel de oldu. Sonra da bipolar arkadaşı evine bırakarak eve döndüm; emanete hıyanet etmiş olarak. . ! Ne dese Eş efendi kabulüm olacaktı, masrafını mı ister, bedelini mi, öfkelenip hakaret mi eder artık ne ise. . . Bu kez kendim berbat iken kendimi bırakıp da başkalarını düşünüp onların iyiliğini öncellemenin bedeli çok ağır olmuştu. Ama dersimi bu kez anladığımı sanıyordum. Önce kendi iyiliğim sonra başkalarının iyiliği... Önce kendi hakkımı verip sonra başkalarının hakkını vermek... Kendim ve başkaları arasında doğru bir adalet ve dengeyi kurmak...


Eş efendi eve geldiğimde, olanları söyleyip gösterince: "Karı gitmiş, araba gitse ne olur. . ." dedi. Bakakaldım öylece; arabası onun en kıymetlisiydi, arabası onun özgüveniydi, arabası onun prestiji, havası, statüsü. . . Cümlenin manasına takılıp kalmış olmaktan bana "karı" denilmiş olmasına takılamadım. . .



26.11.2025

Dün gece geç vakitte ben yatakta oturmuş ders çalışırken Eş efendi de yanımda uyuyordu. Bir ara uykusunda çok acı inlemeye başladı. Uyandırdım, inlediğini rüyasında ne gördüğünü sordum. Bilmiyordu bir şey ve meseleyle hiç ilgilenmeyip uyumaya devam etti.


Alyansımı bozdurduğum gece kendi iniltime uyanışım geldi aklıma. . . Eş efendi hemen uyumaya devam etti ama ben kayıtsız kalamadım. Dolu dolu gözlerle bakışları, ifade etmeyi başaramadığı duyguları, içinde reddedip kulak tıkadığı hisleri artık uykusunda iniltilere dönmeye başlamıştı. Kendi kulak tıkadığı acısını duyuyorum, her zamanki gibi. . .


Uyuyordu; saçlarını okşadım, sarıldım, öptüm. "Seni duyuyorum, görüyorum, anlıyorum ve seviyorum." dedim kısık bir sesle. (Buna fısıltı çalışması diyoruz ve genelde anne çocuk arasındaki travmaların çözümü için kullanıyoruz.) Sonra çok acıdı içim, çok üzüldüm. Masum, saf, hiçbir şeyden anlamayan bir çocuk gibiydi ve acı çekiyordu için için. . . Duaya başladım ağlaya ağlaya onun için. . . Artık onun için yapacak hiçbir şeyimin olmadığını biliyorum: Ben kimseyi hidayete getiremem. . !


"Ya Rabbi! Onun bana hep olduğu gibi Sen de ona hep nazik ol. . .

Ya Rabbi! Onun bana hayatı kolaylaştırdığı gibi Sen de ona kolaylaştır. . .

Ya Rabbi! Onun bana istediklerimi verdiği gibi Sen de ona istediklerini güzellikle ver...

Ya Rabbi! Onun evimi çeşit çeşit rızıklandırdığı gibi Sen de onun iç dünyasını ve evini maddi ve manevi rızıklarla hesapsızca rızıklandır...

Ya Rabbi! Onun bana sevgi ve şefkatle baktığı gibi Sen de ona koşulsuz sevgi ve merhametinle bak...

Ya Rabbi! Onun benim maddi ihtiyaçlarımı karşıladığı gibi Sen de onu hiç darda bırakmayıp zenginlik ve ferahlıkla maddi ihtiyaçlarını karşıla...


Ya Rabbi! Ben bana yapılan iyiliklerin karşılığını veremeyecek kadar aciz ve fakirim. Ama Eş efendiden gelen her iyiliği Senin adına, Senden gelen lütuf olarak kabul ettim. Senin lutfunu bana ulaştırmaktaki elçin olan Eş efendiyi şimdi Sana emanet ediyorum. Sen, onun benim yanımda olduğundan çok çok çok fazla onunla ol!.. Yaptığı her iyiliğin karşılığını gani gani kendisine ihsan eyle. . . Yegane zenginlik Sensin!"



11.12.2025

5-6 saat öncesine kadar doğum günümdü. İlk defa "kendimle kendime özel" bir doğum günü kutladım.


Kendime bir önceki gün doğum tebriği mektubu yazmıştım. Önceki günkü NSHS'den doğum günündeki NSHS'ye. . . Geçmişten geleceğe mektup... Biraz fazla yakın bir geçmiş :) Ve de daha önceden o hep istediğim Mistiktopaz taşlı, kurt sembollü siyah gümüş yüzüğü -kendime bir başkasını eşleyerek ona da aynı yüzükten alma takıntımı hiçe sayarak- aldım sadece kendime hediye:)) (Tam olarak hiçe sayamamış olabilirim, yine aklımda hala, belki bir gün gerçekten bana eş olabilecek birini kendime eşleyebilirsem ona da alırım aynısından hediye... Ahh! Hala vazgeçmiş değilim. . . Bir zamanlar Şems ve Mevlana gibi arkadaş olmayı teklif ettiğim arkadaşla birlikte kendime de almak isterdim bu yüzüğü... Sonra onu uğurlayınca kalbimden; Eş efendi kaldı geriye, bari onunla kendime alayım dedim bir müddet... Onun da sonu malum... Sonra da bana Şems ve Mevlana gibi arkadaş olmayı teklif eden arkadaşa mı alsam kendime alırken dedim sürpriz yaparım belki bir gün. Ama yok, o da böylesi bir arkadaşlıktan istifa etmişti.)


Yüzük, çok haşmetli beya! Şimdilik sadece bana! Belki bir gün kendi bendinin, benliğinin ruhuna ördüğü demirden dağlarını aşma seferine çıkan biriyle karşılaşırım tıpkı benim gibi..! İşte o zaman belki ona da alırım; bir kurdun ruhuna bir kurt ancak eş ola, bir kartalın ruhuna bir kartal ancak eş ola. . !


Kırmızı kabanımı giydim, açık kahverenkli börkümü başıma geçirdim, kırmızı mercanlı gümüş setimi taktım; siyah baş örtüsü, siyah deri eldivenler, siyah deri çizmeler ve siyah çantamın içinde; hediye kutusunda haşmetli yüzüğüm, dünkü kendimden doğum tebriği mektubum, doğum günü pastası niyetine suffle kekim, tek adet mumum. . .


Dostum olan Aşıklar Tepesine doğru yola çıkacaktım fakat evde mumu yakabileceğim bir çakmak bulamadım malesef. Sitenin yanındaki marketten turkuvaz mavisi olup üzerinde "Tut elimi buradan gidelim." yazan bir çakmak aldım (hayatımda aldığım ilk çakmak olur kendileri) Yürüye yürüye, sükseli sükseli mekanıma vardım. Uçurum kenarındaki yılan başı taşına ulaşmak için ilerlerken uçurum kenarında karavan önünde duran bir adam beni görüp seslendi:


"Ablaaaaaa! Nereye gidiyorsun?"


"İleriiiii..!"


"İlerisi uçurum!"


"Biliyorum!"


Bu garip diyaloktan sonra uçurumun ucundaki taşa ulaşıp video çekerek, doğum günümü kutlamaya başladım. Mumu yaktım ama benden önce sevgili dostum hz. Mikail üfledi, (şakacı şey:)) Sonra %27 şarjım varken bir anda %4e düştü, video çekimine telefon izin vermedi, hatta hafızada yer yok dedi, hemen sildim bir şeyler, ama yok! Kapandı hemen telefonum, çok saçma geldi.

 

Neyse ki oturup, hediyemi açıp mektubumu okuyup harika dua ve niyetlerle haşmetli ve "tek" alınmış yüzüğümü parmağıma takmıştım! Pastacığımı da yedim keyif, şükür ve lezzetle...


Karşımda göz alabildiğine mavilik; deniz ve gök yüzü, ne güzel bir çiftler, birbirlerine yansıyarak renk katıyorlar hayata. . . Birlikte parlıyorlar, ışıklarını ve varlıklarını birlikte büyütüyorlar. . .


"Sende ne varsa bende o olur..." diyor deniz, gök yüzüne... "Maviysen mavi, gri isen gri, karaysan karayım! Fırtınaysan ben de coşarım, yıldırımlarını kucaklarım, uçarsa sende nazlı nazlı süzülerek kuşlar; sakin ve derin yüzer bende balıklar. Kusarsan öfkeni ra'd-ı şimşek, içimde ne varsa saçılır kıyılarıma benim de öbek öbek... Sende ne varsa bende de o var!"


Yan yana değildiler ama hep iç içeydiler, deniz ve gök yüzü! Su semanın içinde, sema suyun içinde. . . Ve hava, ikisi kokuyordu burada. . . Derin derin içime çektim hem kokuyu hem bu ruhani birlikteliği. . . Sonra okudum kendime mektubumu:


"

9 Aralık 2025 Salı 19.50

"Bu, sana yazdığım ilk doğum günü mektubu. . .

Bu kez yas tutmuyorum. . . Bu kez doğuşunu kutluyorum. . !


14 yıl önce girdiğin demirden dağlarla çevrili Ergenekon'dan İlahi Ruh'un rehberliğinde çıkışını kutluyorum. . ! Kalbin, aklın, zamanın, bedenlerin ve benliklerin sınırlarını aşışını kutluyorum! Asırlar gezip kendine dönüşünü kutluyorum. . .

38 yaşındasın ve yalnız bir kurt olarak yol almaktasın. Daima bu yalnızlığın insan uydurması bir yanılgı olduğunu hatırla!


Allah bizimle beraber NSHS Hatun! Allah bize kafi. . . Allah'ın yardımı bizimle. . . Kimse anlamayacak olsa da, verebilecek ne mantıklı ne de duygusal bir cevabın olmasa da, kendin bile anlamaktan aciz kalsan da Hakk'tan emir geldi gayrı. . . Eriyecek demirden dağlar, çıkılacak yola! Sefer vaktidir bir bilinmeze. . . Et şükür secdeni ve ilerle!


Ben deliliğini kutluyorum, velilik yolda yarin olsun. . . Sana hediyem; aklın deliliği fakat ruhun rehberliği olan bu büyük adımı atışını hatırlatacak bir yüzüktür. Varlığın ötesini hatırla! Yeniden Doğuşun Kutlu Olsun. . .


NSHS"


Biraz vakit geçirdim belki de son son insan olmayan ama gerçek olan dostlarımla. . . Deniz, gökyüzü, rüzgar, kayalar, sarı topraklar, kurumuş otlar. . . Sonra ikindi geçmesin diye eve dönmek için kalktım. Bir ihtimal telefonu açmayı denedim: Açıldı! Eve geldim, bir sürü telefon görüşmesi, görüntülü arama yaptım, hala şarjlıydı! Kapanmadı! Sanırım Aşıklar Tepesindeki görünmez dostlarım: "Kapa şu telefonu, bizimle birlikte ol, anda ol!" diye el atmışlar benim telefona:)) Bir daha giderim üzülmesinler, ben de biraz geç düşüyor jeton mazur görsünler:)) Zaten eve dönerken: "Yine gelirim!" dedim. "Şimdilik veda ediyorum." dedim. Buralardan gitmeden inşallah yine. . .


Varlıklarını böyle gösterip kendilerince doğum günümü kutlamış olabilirler mi? Olabilir, neden olmasın ki. . . Benim görünmez dostlarım var :) Seviliyorum, Seviyorum. . .



18.12.2026

Geçen gün eşyalarımı toplarken imzalı bir kağıt buldum. Arabasını alırken ailemin ve benim desteğimle aldığını beyan edip imzalattığım bir kağıttı. Okuyunca çok güldüm. Bunu yapma nedenimi hatırladım sonra. İlk ve ikinci evi benim tehditlerim yüzünden almaya mecbur kalmıştı, yoksa böyle şeylerin altına girecek cesareti yoktu. Kavga gürültü tehdit mecbur kalmıştı. Ama ikisine de sahip olduktan sonra millete kendi iradesiymiş gibi anlatıp "Ben aldım." diyerek hiç "Eşim bana zorla aldırdı, çok ileri görüşlüymüş, biraz daha geç kalsaymışız asla ev sahibi olamazmışız!" gibi bir gerçeği söylemiyor hatta ben söylediğimde inkar ediyordu; kendini bile inandırmış evleri kendisinin aldığına! Ben de bu kez arabasını alırkenki durumu kendisine yazdırıp altına imzasını attırmışım ki inkar edemesin :)


Sonra içimden bir ses dedi ki: "Sen şimdi evi böylece ona bırakıyorsun, evlenip giderken eşyalarıyla sana bırakacak diye anlaştığınızı sanıyorsun, bu adam o vakit gelince bunu da inkar eder!". Bu ses çok haklıydı. O zaman ben de Eş efendiye hemen:


"Seninle bir kağıt daha imzalayacağız:)" dedim, hala neşeliydim, gülüyordum.


"Ne kağıdı?"


"Evden çıkarken eşyaları bırakıp çıkacağına dair bir kağıt."


"Yok öyle bir şey! Evden çıkarken beyaz eşyalarımı alırım!"


"Evleneceğin zaman çıkacaksın evden ve zaten yeni eşyalar alacaksınız. Hiçbir kadın eski evlilikteki eşyaları kabul etmez!"


"Karışma sen benim karıma! Sen ne paragöz çıktın! En başından planladın bunu diye düşünüyorum!"


"Para-mal sevdalısı olsam seninle mi evlenirdim!!? Ana yok, baba yok, aile desteği yok, mal yok, mülk yok, düzenli maaşı olan bir iş yok!!!"



hiçbir mantığın kabul edemeyeceği şeyler söyledi:


"Ben ne olacağım!?? Ben ne olacağım hiç düşünmüyorsun!!!" bağırıyor her şeyini çaldırmış gibi. . .


"Bunu söylemesi gereken biri varsa o da benim! Devlette işin var, aylık maaşın var, kursun var, online işlerin var, sigortan var, evin var, araban var! Benim söylemem gerekiyor bunu!!! Benim maaşlı bir işim, sigortam , vesairem yok!" Beni düşünmeyen asıl oydu..!


"Sen benimle param için evlendin!" dedi bir de! Beni çıldırtıyordu iki eşya için yaptığı bu aşağılık kavga. İftiranın böylesine susamıyor "Oğlum evlenirken senin doğru düzgün bir işin bile yoktu be!? Dershanede çalışıyor, maaşını bile vaktinde alamıyordun!" dedim. Sonra sesini alçaltıp:


"İşte o da var. . ." dedi.


Önce bağırarak suçluyor sonra söylediği şeyin saçmalığını düşünüyordu o da ben yalanlayıp delil sununca. Böyle saçma ve aşağılık ithamlarda bulundukça içimdeki saygısını da yitiriyordu, gözümden de insaniyet değeri düşüyordu. Ve kendime kızmaya başlıyordum "Niye ben böyle aşağılık birinin iyiliğini düşünüyorum ki hala!?" diye başlayıp içimden kendi iyiliğime sayıp sövüyordum.


"Sen beni hiç düşünmüyorsun!" suçlamasına ise "Oğlum git sor boşanan arkadaşlarına! Hangisinin eşi benim gibi boşanmış!? Nafaka bile talep etmeden, arabasına dokunmadan, düzenini bozmadan!? Hangisi sadece dini nikahındaki mihrinin bedeline saydığı şeyi alıp da boşanmış!?"


"Biz İslam hukukuna göre boşandık!"


"Ben sana lutfettim oğlum!!! Ben sana lutfettim!!!"


Almadığım her şeyin kendi hakkı olduğuna inanıyor bir de beni onu düşünmemekle, parası için evlenmekle suçluyor! Ok yaydan çıktı artık! İçimden "Ben sana gösteririm şimdi İslam hukukunu!" dedim ve hemen babama mesaj atarak dini nikahımızı kıyarken yazıp imzaladığımız akdin resmini istedim. O kağıtta mihir bedeli olarak 1000 gram altın yazıyor ve talak hakkımı alarak 500 gramını ona bağışlayarak vereceği mihir bedelinin 500 gram altın olduğu belirtiliyordu. Hemen hesapladım bu bedeli ve iki yıllık borcunu kendim ödeyerek tapusunu aldığım evin şimdiki fiyatıyla kıyasladım. Bana mihrim için bir buçuk milyon borcu vardı böylece!!! Nikah akdinin resmini ve hesaplamaları da mesaj olarak eş efendiye yolladım. Konuşmaya ne gerek vardı, her şey delilli, ispatlı..!


Ne dedi peki? O cahil bir çocukmuş o zamanlar, biz onu kandırmışız!!! Babam kandırmış onu, hakkını yemiş!!!


Beni delirtiyor, gittikçe daha da delirtiyordu.


"Nikahı kıymadan önce İhya-yı Ulumiddi'ni önümüze koyup "nikah" konusunu anlatan yeri açıp "'Okuyun, öğrenin hakkınızı, hukuku. Ondan sonra nikahı kıyarım.'" demedi mi!? Okudun ya kendin!!! Mihrimi ben belirleyip sana söylediğimde sen kendin kabul ettin! Kimse sana zerre kadar haksızlık etmedi!!! Senin cehaletini tahmin ettiği için kitabı getirip önümüze koydu zaten! Okuyup öğrendiğini görmeden adam nikahı kıymadı!!!"


Ama yok, kendini mağdur ve kurban yapıp saldırıyordu iftiralarla bağıra bağıra...


       İnsanda hiç mi vefa olmaz, hiç mi kendisine vaktiyle ihtiyacı olduğunda ailesinden kimsenin sağlamadığı maddi ve manevi desteği aldığın insanlara, o vakitlere hiç mi vefa olmaz, hiç mi sadakat duymaz insan!?


Kimseyi kandırmadı babam bugüne kadar! Arabasını satarken bile tek tek kusurlarını sayardı alıcısına. Hakeza nişandan sonraki gün nikahımızı kıydıktan sonra kapıdan çıkarken ev kurmak için başka bir şehre gitmeye "Bak benim kızım delidir, hala vazgeçebilirsin." demişti. Şaka değil çok ciddiydi. "Yok baba, ben seviyorum NS'yi." demişti. Ne altın takacaksın dediler, ne şuyun buyun var mı dediler, ne bir şart koştular kızlarını vermek için! Hiç kimsesi ve hiçbir şeyi yoktu yanında, tek başınaydı ve kimse onu asla bir şey için zorlamamıştı. Parası için evlenmek mi!?


       Nişanımızın ertesi günü yaşayacağımız şehirde bir ev kurmak için yola çıkmıştık; annem ablam ben ve o. Bir akrabamızın evinde misafir oluyorduk. Kiralık ev arıyor, eşya bakıyorduk fakat Eş efendide bir tuhaflık vardı. Bankalarla telefon görüşmeleri yapıyor, suratı değişiyordu. Sorduğumda "Bir şey yok, sorun yok." diyordu ama vardı. Eve geldiğimizde konuştum kendisiyle, çalıştığı dershanede birikmiş maaşı olduğunu ve söyledikleri tarihte vermedikleri için şimdi nakde sıkıştığını, kendisi askere gittiğinde kredi kartını ablası kullanıp ödemediği için de bankalardan kredi alamadığını öğrenmiştim.


Yurt dışında bir abisi vardı önümüz yıl düğün yapacaktı. Ondan borç isteyeceğini söyledi. Üzülmesini istemiyordum, alacağı cevabı gönlüme indirmişti Allah. Abisinin de düğün yapacağı için borç veremeyeceğini, vermezse üzülmeyip anlayış göstermesini söyledim. Ama o şiddetle karşı çıkıp "Abim öyle biri değil!" dedi büyük bir inançla. . . Büyük inançların yıkımı da çok büyük olurdu bilirdim. . . Ankesörlü telefondan abisini aramak için dışarı çıktı. Telefon kulübesi kaldığımız binanın yüz metre kadar ilerisindeydi ve pencereden görünüyordu. O kulübeye gidince ben de pencereye geçtim ve izlemeye başladım, hava karanlıktı.


Telefonu kapatıp kulübeden çıkar çıkmaz beni pencerede gördü ve yüzünde okuduklarımı kendisi bile tahmin edemezdi. O sahte tebessümünün ardındaki acıyı göremediğimi sanıyordu... Kapıyı açtım ve "Ama söylemiştim üzülmemelisin." dedim. Garip ve acı bir şekilde gülümsedi. Misafir salonuna geçtik, akrabalarımızla sohbet ediyorduk. Onun gözleri karanlıkta, bir noktaya bakakalmışlığından habersiz, tüm güvenini kaybetmiş, manevi bir iflas yaşayıp can çekişiyordu, sessize...


Yorgun olduğumuzu söyleyerek erkenden onun yatağını attım ve odasına geçirdim. Sonra annemler her şeyi bir an önce yapmak ve çok fazla başkasının evinde misafir kalıp rahatsızlık vermek istemediklerini bir an önce evi tutmamızı söylediler bana. Eş efendiyle konuşmamı ve her şeyi hızlandırmayı istiyorlardı. Ben de iyi olmadığını söyledim ve yanına konuşmak için gittim. Kapıyı çalıp girdim; oda boştu, yatakta yoktu. Sonra ağlama sesi duydum, balkondan geliyordu ses. . .


       Balkona çıktım, yere oturmuş büzülmüş ağlıyordu. Her ne sorun varsa çözmek istiyordum ama bu dış dünyadaki bir sorundan öte çok derin bir acıydı. Yanına gidip elini tutmak istedim çok sert şekilde itti. Konuşup anlatmasına yardım etmek için sorular sormaya başladım, yanına oturup. Abisine de lazım olduğu için vermemesinin normal olduğunu söylüyordum ama o bunun için üzülmediğini söyledi. Başkasının evinde çok kalmamak için işleri hızlandırmak istediğimizi abisine söyleyerek borç isteyince abisi bizim arkamızdan küfür etmiş, öfkeyle çok çirkin konuşmuş vesaire...


       Ne olduğu umurumda değildi, ama ona bir şey olmaması umurumdaydı. Çok büyük bir acıydı yaşadığı; acizlik, fakirlik, babasızlık, kimsesizlik, daha ilk günden başvurabileceği her seçeneği yitirmek, sırtını yaslayacak kimseyi bulamamak, tek başına olmak. . . Ailem dediklerinin faydası olmamakla birlikte zararlarının olması da cabası. . . Maddiyat değil de manevi yaralar öldürürdü insanı, tüketirdi, eritirdi. . . Konuşup sakinleştirdim, endişelerini de giderecek bir çözüm bulabilirdik. . Ama önce Annemle ablamın "hemen yapalım" baskısını çocuğun üzerinden kaldırmalıydım. Gidip konuştum durumu annemlerle, ikisi de çok üzüldü haline, durumuna. Hemen odasına gidip konuştular.


       Ablam eşinden yeni boşanmış çocuğuyla kendisine yeni bir hayat kurmak için mücadele veriyordu baba evinde. Azıcık birikmişi varmış, "Borç verecek bir abin yoksa burada bir ablan var! Hiç üzülme!" dedi ve ihtiyacı olan miktarı hemen verdi.


Annem: "Biz senden gücünün yetmeyeceği bir şey istemeyiz çocuğum, sen iyi ol, üzülme yeter." dedi.


Duruma göre her şeyin halledilebileceği özet bir plan sundu ablam hemen. Nerde ne ucuz, nereden ne alınır, nereden ev tutulur hepsi onun uzmanlık alanlarıydı. Yatırdım yatağına sonra onu, baş ucunda sureler okuyup üfledim ona, saçlarını okşadım, uyuyana kadar huzurla. . . Para yara olacak, kahrolacak büyüklükte bir değere sahip değildi ki. İnsan değerliydi..! Kalp değerliydi! Sağlık değerliydi..! Para için insana kıyılmazdı. . .


       Altın, maltın istemedik. Bir alyans aldık sadece benim beğendiğim. . . Sonra da ayıp olmasın, elaleme rezil olmasın erkek tarafı diye düğünde takacağı düşük ayar elmas bir set ile bileklik aldık. Küçük ama yeni bir daire kiraladık Tokilerden otobüs durakları karşısında, dağ havası olan bir yerdi. Otlayan keçi çanlarının duyulduğu, bozkır renkli bir yer. . . Ev sahibi kontrat imzalarken dershanede öğretmen olduğunu öğrenince Eş efendinin, kiraya vermekten vazgeçti evini: "Sen kirayı ödeyemezsin!" dedi.


Renkten renge girmiş, bizim yanımızda aşağılanmış, küçük düşürülmüştün ve çektiğin acının tarifini ben bile yapamazdım. Hepsini kalbinde görüyor senin adına hissedip sahipleniyordum. Ben nikah sonrası ev kurma yolculuğuna çıkarken apartmanın son birkaç basamağında elimi uzatırken sana çok şey söyledim aslında; kalbin kalbimdir!..


       "O adam seni aşağıladığında ben kalkıp arka taraftaki masanın önündeki koltuğa geçtim. Neden biliyor musun? Allah'ın huzuruna çıkmak için. . . Kalbinin böylesi kırılışının bedelini istedim Hakk'tan, Allah katında sahip olduğun yerin farkında ve bilincinde değildin. Ben biliyordum ama. . . Yetimin sahibi Allah'tır! Yetimin duasının Allah nezdindeki değerini biliyordum. Hissettiğin tüm duyguları kucaklayıp gittim Rabbimin huzuruna bir yetim için, sahip olduğu değerin cahili olan yalnız, çaresiz, kimsesiz ve zulme uğramış bir yetim adına çıktım Allah'ın huzuruna! Öyle büyük bir kahır diliyordu ki içim o zalime, ve öyle büyük bir davet diliyordu ki sen gibi yetim için rahmet, ihsan ve kudretine, tahmin bile edemezsin. . . Çok aşağılayıcı tavırlardı, laflardı adamın sergilediği, seslendirdiği...


       Emlakçı başka daireler aramaya başlamıştı, sağa sola telefon açıyor, bilgi alıyordu Yarım saat kadar sonra karşımdaki ofis kapısında o adam belirdi, evini dershane öğretmeni diye kiraya vermekten vazgeçen ve nişanlısının ailesinin yanında aşağılayan o adam. . ! Şaşırdım ama sapasağlam hayatta oluşuna!!! Nasıl bir verilmiş sadakası vardı ki hala başı gözü sağ idi!?


       Garip ve utançla karışık bir gülümsemeyle içeri girip "Başının gözünün sadakası olsun diye" yarı yoldan geri dönüp evi kiralamaya geldiğini söylemişti. . . Başını gözünü dağıtacak olan ahı, baş-göz sadakası niyetine geri dönmesi bertaraf etmişti demek göklerde. . . Verilmiş sadaka buymuş demek. . .


       Kontratı imzaladıktan sonra ofisten çıkacakken bana "Sen orda bir şey yaptın!?" demiştin. Ne demek istediğini anlamadım önce sonra "Ordaki koltuğa geçince dua mı ettin ne yaptın, bir şey yaptın sen..!" dedin. Bunu kimse fark edemezdi, bunu nasıl anlamış olabilirdin ki!? Tanıdıkça anlayacaktım Allah sana güçlü bir sezgi gücü vermişti yüksek lutfundan. Farkındalık değil, idrak değil, mantık ve zeka değil bu çok başka bir şeydi. . . Yine sen bilmeyecektin bunu tabi. . .


       Sonra ev temizliğine başlayacaktık artık bir yandan ve eşyaları eve göre almaya. "Ablamı da çağıracak mıyız?" diye sormuştun. Uzak bir şehirde yaşıyordu. "Yol masraflarını sen mi karşılayacaksın?" diye sordum cevap vermeden önce. "Evet." dediğinde ablanı getirtmeye gerek olmadığını söyledim. Gereksiz hiçbir masraf yapılmayacaktı! Temizliğe bulunduğumuz şehirdeki arkadaşlarım, ailem, akrabalarımızdan kişiler gelip yardım etmişti. Bu şehirde kardeşin, kardeşinin okul arkadaşı ve sen birlikte öğrenci evinde yaşıyordunuz. Kardeşin de bir gün temizliğe gelmişti yardıma. Ertesi gün de gelmesini istediğimde mırın kırın ettin istemedin ve ağzından kaçırdın yardıma geldiği için senden para aldığını, yeniden gelirse de yine alacağını. . . Şok üstüne şok yaşıyordum; çok tuhaf bir ailen vardı ve onları tanıdıkça kendi ailemin kıymet ve değerini, insaniyetini, yardımseverliğini, fedakarlığını fark ediyordum.


Kardeşinin okulu bittiği için öğrenci evini boşaltıyorlardı. Kullandığınız çamaşır makinesini evimizde kullanmayı teklif ettin, kabul etmiştim. Masraf olmasındı, yeni almak zorunda değildik. Eve küçük bir kamyonet geldi sonra makinayla birlikte bir sürü eşya. Tepemin tası nasıl atmıştı. . . Çok sinirlendim ve kızmıştım da. Evde gereksiz, eski, başkasına ait hiçbir şey istemiyorum sadece çamaşır makinasını kabul etmiştim! Ama sonra yine öğrendim ki o makinayı eve almak için de kardeşinle arkadaşına para ödemişsin.


       Gereksiz hiçbir eşya da aldırmayacaktım ben sana, eledim: tv gereksiz, vitrin takımı gereksiz... Beyaz eşyaları Eş efendi almıştı, yatak odasını biz almıştık ama gerekli parçaları sadece. . . Komodin ve şifonyer almadık, zaten evin yatak odasına da sığmıyordu bu parçalar. Beyaz eşyaları alınca salona oturma grubu almaya parası kalmamıştı Eş efendinin. Biz de benim çeyiz paramdan mutfak eşyalarının hepsini almak yerine yemek takımı, çatal kaşık takımı almayıp onun yerine salona koltuk takımı ve yemek masası aldık fakat sandalye alacak para kalmamıştı. Ufak tefek şeyleri de bir şekilde hallettik Allah'ın izniyle. Çok şirin ve tatlı bir evimiz oldu, samimi, sıcak... Her yerini ince ince düşünüp tasarlamış, güzelleştirmiştim. O zamanlar çivi ile vidayı ayırt edemiyordun, evin duvarlarına rafları montelemek için vidayı çekiçle duvara çakmaya kalkmıştın, ne gülmüştüm ama. . . Sonra gösterip yapmıştım, ne de olsa ben babasının "NS Usta" diye seslendiği kızıydım; önce ölçü alıyor işaretliyor, matkapla deliyor içine dübel çakıyor sonra vidayı döndürerek takıyorduk. Böyle işleri görünce hemen savunmaya geçip ellerini göstererek "Bu eller tebeşir tutmak için yaratılmış!" derdin.


       Öğrenci evinden getirdiğin 6 yemek tabağımız, 4 çatal 4 kaşığımız vardı. Fazla misafir davet edemezdim. . . Zaten sandalyemiz de yoktu, masayı köşe koltuğun önüne çekip kullanırdık. Aylık tek şahsi masrafım üniversiteye otobüsle gidiş geliş parasıydı. Aç-susuz gider gelirdim, sadece akşam yemeği ile. . . Okul kitaplarımı düğünde ailemin taktıklarını bozdurarak alırdım. . . Annem 2 yıl sonra memleketten 4 ahşap tabure alıp kardeşimle yollamıştı. . . 2 yıl sonra akrabaların bize yemeğe geleceği akşam aciliyetle uygun yollu 6 kişilik bir yemek takımı ve 12'li çatal kaşık almıştık. Kendi kıyafetlerimi kendim tasarlayıp dikerdim, pazardan parça kumaş alıp bozuk paralarla. . .


       Parası için evlenmişim onunla. . ! Hangi parası!?


       Ancak bugün anlayabiliyorum: Yarası için evlenmişim ben onunla, Yarası!!! Bu evlilik bir yara iyileştirme sözleşmesiymiş ancak! İkili ilişkilerin şifalanma süreciymiş, benim Allah'tan yalvara yakara acı duyarak Kur'anla iyileşme-iyileştirme okulummuş... Bunu nerden emin olarak söylüyorum artık? Tanışmak için bir iki telefon görüşmesinden sonra kararı Allah'a sormak için yattığım istiharelerde gösterilen rüyaların analizini ancak yapıp da sırrına vakıf olduğumdan söyleyebiliyorum...


Evlilik için istihareye ilk yattığımda gördüğüm rüya: Allah'ın muhafazasıyla 19 "İki tane renkli muhabbet kuşu, uçarak kaçıyor köpeklerden. Köpekler kovalıyor havlayarak ve ben de kuşları kurtarmak için köpeklerin ardından koşuyorum. Annanemin annesinin evine giriyor kuşlar; köpekler ve ben de peşlerinden merdivenleri çıkarak giriyoruz fakat köpekler benden hızlılar. . . Yatak odasına giriyorlar, orada köpeklerin onlara zarar verdiği korkusu ve endişesiyle en son ben giriyorum odaya koşarak. Bakıyorum ki kuşların ikisi de duvarın en üstüne konmuşlar, köpekler onlara yetişemiyor. "Ohh, şükür!" diye rahatlamışken uyandım. Sonra ertesi gece Allah'a "Allah'ım ben anlamadım bu evlilik hayırlı mı değil mi. Bana anlayabileceğim şekilde bir rüya göster." diye niyet ve istihare namazıyla uyudum.


Bu kez de rüyamda: Allah'ın muhafazasıyla 19 "Ahşap merdivenli küçük salonumuzdayım. Merdivenlerden aşağı inerken avuçlarımın içinde yaralı bir kuş var. Acısını, yarasını hissedip onu iyileştirmek için ayetler okuyor, ellerimden Allah'ın akıttığı şifayla onu sarıyorum merdivenin orta yerine oturarak. Okuyor, üflüyor, dualar ediyor, iyileşmesi için çabalıyorum." Uyandım ve " Ben yine bir şey anlamadım ki Allah'ım... Kuş ne demek? Niye hep kuş görüyorum ki??? İlk gördüğüm rüyada kuşlar iyiydi, ikisi de kendini kurtarmıştı birlikte aynı yöne uçarak, bu onlardan biri mi, yoksa başka yalnız ve yaralı bir kuş mu? Ne demek ki bu??? Anlamıyorum... Hiç anlamıyorum..."


       Yarası için evlenmişim ben onunla, Yarası. . .


       Tanışmak için ablasıyla bize geldiklerinde o küçük salondaki ahşap merdivenlerde otururken çekilmiş bir fotoğrafımız var. . . Ve ne garip ki ısmarlama olarak yaptığı evlilik teklifi mektubuna verdiğim cevapta işte bu çekilen fotoğrafı güzel bir kartın içine kara kalemle çizip köşesine de "Bir ömür... Artan aşk, muhabbet ve huzurla. . . Evet!" yazmışım... Ismarlama ve verdiğim akıl kullanılarak yapılmış bir evlilik teklifi: "Ne babamdan, ne benden, beni önce Allah'tan iste!" Sonra bir kargo geldi kapıya; bir gümüş künye ile teksir kağıdına yazılıp origamiyle şekillendirilmiş bir mektup.


       ""Sevgili NS,

Güzel ruhu, berrak ve temiz kalbiyle kanımı ateşleyen ey sevgili! En büyük sevgiyi hak edecek kadar değerli olan sevgili!


       En samimi duygularla Yüce Yaradanımdan ruhuma, aklıma ve bedenime seni istedim. Tüm aşkımla, tüm varlığımla sana soruyorum:


       Benimle sonsuza kadar birlikte olmaya var mısın?


       Ben seni karşıma çıkartan Yüce Yaradanımın emriyle istiyorum. Ben seni yüceler yücesi peygamberimizim kalbiyle istiyorum. Ben seni yüce büyüklerimizin adına istiyorum.


       "Benimle Evlenir misin Sultanım?"


       Cevabını bekliyorum :) ""


        Tam şimdi elime alıp bakıyorum ve analiz ediyorum:


Kabulün Süresi: "Bir ömür..."


Kabulün Şartı: "Artan; aşk, muhabbet ve huzurla. . ."


       Anlaşılan şartlar yerine gelmeyince süreç içinde, anlaşma feshedildi göklerde. . .


       Söz, bir ruhtur kader kaleminden dökülüp varlık aleminde hayat veren. . ! Aşk, muhabbet ve huzur artmayınca evlilikte, göklerde feshedilmiş verdiğim evlilik sözü meğer. . .



Parası için evlenmişim, en başından beri planlamışım bunu, babam onu yalnız ve cahil bulup kandırmış... İslam hukukuna göre boşanmışız! Kim tercih etti peki bu boşanma türünü!? Kim sadece senin yararını gözeterek mihir olarak vereceğin evin iki yıllık borcunu bile kendi ödedi!? Kandırmışız onu!!! Parası için!!! Bana servet avcısı muamelesi çekiyor aklınca! Ben de bütün anlayış ve merhametimi çektim ondan! Kendimi eşya toplamaya verdim, canının yandığını bile bile..! Onunla aynı yatakta yatmayı bıraktım, onun yattığı odadan dolaplarımı boşalttım. Odaya bir ayar çektim boşalan dolaplara onun eşyalarını yerleştirip düzenledim; kazaklar şurada olsun, gömlekleri burada, böyle daha iyi ve kolay kullanır diye düşünerek. Sonra fark ettim ki yine ona iyilik ediyorum!!! Çok kızdım kendi içimdeki iyiliğe..!


Ne nafaka istedim, zorlanmasın diye, ne arabadan pay istedim arabasını kaybetmesin seviyor diye. Sadece mihrim olarak evi aldım üzerime iki yıllık borcunu da kendim kapatarak. Kaza yapıp bacağımı parçalayan mopeti istedim annem istedi diye o da. "Ben yazın onunla geziyorum." deyip vermedi. Üstüne bir sürü iftira, hakaret...


Artık ona benden geriye acıdan başka bir şey bırakmak istemiyorum!!! Hakkım olup da bana vermediği, çok gördüğü her şey gittikçe büyüyen bir acı olsun içinde... Olacak da! Ben dediğim için değil, hak böyle olduğu için... Beşer zulmetse de kader adalet ettiği için. . !


Bıraktım yaşamı ona kolaylaştırmayı, güzelleştirmeyi, acının içinde bile... Teselliyi, terapiyi, duayı bıraktım!!! Artık ne hali varsa görebilir. Yemekler yapıp işten geldiğinde sofralar kurmayı bıraktım. Uyuyup dinlenmeye indiğinde yanında yatmayı, sarılıp sakinleştirmeyi bıraktım!!! Eve geldiğinde kapıyı açıp, öpüp hoş geldin demeyi bıraktım. Yanında oturmayı, anlattıklarını, geçirdiği gününü dinlemeyi bıraktım...


Odama çekildim; kabuğuma, kendime. . . Biriyle konuşmaya ihtiyacım var ama konuşacak kimse yok içimde..! Bulamadım, sordum kalbime; anne, abla, kardeş? Hayır dedi hepsine... Onlarla konuşmak istemiyor... Hiçbir arkadaş kalmamış, yokmuş hiç belki de. . .




Evlilikle Birlikte

Dr. Nurcem Hanzadebek Çep


Yorumlar


Nun Külliyesi

  • alt.text.label.Instagram
  • alt.text.label.Instagram

©2022, Nun Külliyesi. Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page