top of page

20. Bölüm:Son Kilit

19 Eyl
29 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 4 Eki


11.08.2025

İnanıyordum; 13 yıldır peşinde olduğum o travmayı bulup çözdüğümde artık evliliğimle ilgili sorun kalmayacak ve gerçek birer eş, gerçek bir aile ve ebeveyn olabileceğiz. Hissediyordum da kendimde; bir şeylerin yaptığım her çalışmada değiştiğini ve artık son kertenin de değişim için beni beklediğini... Ben kendimle ilgili tüm arızayı meydana saçtım da baktım, hepsine tek tek "Ya buysa engel!?" diye es geçmeden büyük küçük bulabildiğim her yarayı açıp deşip temizleyip tek tek sarmaya çabaladım. Ve işte Allah sonunda lutfunu ve rahmetini yağdıracak bu son kilidin ardında!


Kilidini açmaya yıllardır zorladığım duygulara elimi uzattığımda dokunabilecek kadar yakındım artık... Bu hissizlik, bu duvarlık, bu duygusuzluk bitecek... Ellerimde anahtarlar... Ve işte son kilit, açılmak için hazırdı karşımda..! 13 yıl süren sürek avının sonuna geldik, ne garip ki avladığım şey kendimim... Hastalık, refleks, olay, kişi, duygu, geçmiş yaşam deneyimleri, atalar derken sürdüğüm iz; beni kendimin eşiğine getirdi..! Asırlık bir yolculuk yaptım, 13 yıl süren ve işte sonunda bitecekti hastalık, hissizlik, duygusuzluk... Eş efendiyle aramızdaki çelikten duvar, üstümdeki zırh kalkacaktı artık; elimde anahtarlar... Ve karşımda açılmayı bekleyen son kilit..!


Hatırlıyorum da nişanlandığımızda dini nikahımızı babam kıymıştı, ablam ve annem şahit olmuşlardı ahşap merdivenli küçük salonumuzda ve az sonra ev kuracağımız şehre doğru uzun bir yolculuğa çıkacaktık hazırlıklar için. Nikah kıyıldı, yolculuğa çıkmak için son hazırlıkları yapmaya odaya girdik. Karşı karşıya geldik ayakta ve hemen aklıma annemin kendi evliliğine dair anlattıkları geldi. "Evlendikten sonra eşler ilk kez baş başa kaldıklarında ettikleri dua makbuldür derler. Ben de çok zeki üç çocuğum olsun diye dua etmiştim." demişti. Bunu hatırlayınca Eş efendiye de söyledim ve "Dua edelim hemen birlikte!" dedim. Ben kendi duamı ettim, annemden biraz kopya çektim tabi ki neslim için dua ettim ama başka eklemeler de yaptım fakat o esnada çok tuhaf bir şey hissettim.


Bir anda bütün vücudum demirden bir zırh giydirilmiş gibi irkildi, üşüdüm, tüylerim diken diken oldu ve çok soğuk, bumbuz bir his kapladı içimi. Sanki gerçekten üzerimde hatta tenime değen çelik soğuk bir zırh vardı giydirilmiş. Anlam veremedim, ama öylesine kuvvetliydi ki başka bir şey de düşünemedim, yapamadım o an. Duamı bitirdim, o da bitirince sarıldık sanıyorum, o kadar sisli ki hatırlamakta zorlanıyorum, sanki o an hafızama bile zırh giydirilmiş gibiydi. Sanıyorum dua ettikten sonra sarıldık ve hemen evden çıktık. Hatırlamakta zorlanıyorum, o zırh hissinden sonra olanları. Hani nikahta keramet vardı!? Bu tam tersi bir şey değil miydi!? Neydi şimdi bu!?


Neyse ki apartmanın son birkaç basamağını inmeden önce yan yana durduk, ona baktım, o da bana... Elimi uzattım; bu bir erkeğe ilk defa yaptığım bir şeydi, bu bir sözdü, bu bir yemin ve "Hayatı seninle yaşayacağım, her ne olursa birlikte, acın acımdır, yaran yaram, hayatın hayatımdır, kalbin kalbim..!" demekti hatta çok daha fazlası demekti benim için, ben kendi adıma sahiplendim onun her şeyini ve bulduğumdan daha yükseğe çıkarmaya ant içtim onu.


Elimi uzattığımı gördüğünde gülümsedi ve uzattığım eli tuttu, sonra da o son birkaç basamağı birlikte el ele indik. İşte o an çok garip ama sanki cennetten gelen bir duyguydu hissettiğim. Bu cennetsi duyguyu o an hissettiğini yıllar sonra kendisi de bir vakit söyleyecekti benim de hissettiğimden habersizken. Ve böylece bu cennetsi hisle birlikte unutuluşlara sürdüm nikah sonrası duamı ederken bedenime giydirilen manevi zırhımı... Neyse dönelim bugüne.


Arkadaşa mesaj yazarak ve bir nevi onu şahit tutarak kendime yaptığım yazılı terapiyi o günden sonra defalarca okudum. Bu duygu sağaltımı için gerekliydi. Her okuduğumda aynı acı duyguların akıntısında ağladım. Günde beş altı kez okuduğum oldu, belki daha fazla. Tamamen hislerimin biteceği noktaya kadar yeniden okuyup artık hemen arınmak istiyordum. Danışanlara günde bir veya en fazla iki kez yazdıklarını okumalarını söyleriz ama ben öyle vakit kaybetmek istemiyordum ne kadar harap olacaksam olayım kabulümdü, sadece bir an önce bitsin istiyordum ve evet kendime yine acımıyordum... Bir yandan da Müddessir ve Müzemmil surelerindeki psikolojik basamakların diğerlerini yapıyorum her gün; teheccüte kalkmak, Kur'andan tane tane okumak, Kendine Allah'ın sözleriyle telkin verip tekrar uykuya dalmak... Böylece bilinci ve bilinçaltını yeniden ayetlerle programlamak...


8 ya da 9 Ağustos sabahıydı, sonunda aynı yazıları okurken artık aynı duyguları hissetmez hale gelmiştim. Bu kez de okurken bir ifadeye takılı kaldım. Sanki içimde bir şey "Dur!" dedi. Ne o ifade? "Yatılı okul..!"


Sonra daha önce meydana saçtığım tüm o arıza olayların içinde bu döneme ait bir şeylerin olmadığını fark ettim. Sanki bilinçaltı özellikle korumaya alıp saklamış gibi... Açılması gereken ve en sona saklanmış olan kilit burada mıydı yoksa!? Ne vardı ki yatılı okulda? Hem sadece iki aylık bir süreydi orada yaşadığım. Bu kadar gizli, bu kadar derine saklanacak ne olmuş olabilirdi ki aile olmaya, eş olmaya, anne olmaya, evlilik hayatına engel olsun, hissizliğe, duygusuzluğa neden olsun? Ne olmuştu? Nasıl olmuştu?


En başından düşünüp hatırlamalı şimdi. Ve bu kez o arkadaşı şahit tutmayacaktım veya herhangi bir arkadaşı. Bilmeye layık mıydı ki!? Bilmesi gerekir miydi ki!? Kendisi hiç dürüstçe açmamıştı ki kalbinin bugününü bana. . . Ellerime oyuncak bir geçmiş tutuşturuvermiş gibiydi ve içinde bugüne ait derinliklere ulaşılmıyordu, hep maraz çıkıyordu, hep bir gardı vardı bana karşı. Sorsam bugününe ait bir soru, azarlayıp cevap vermiyordu veya konu değiştirme cambazlığına başvuruyordu, adil olmalıydım! Kalbini verene kalp, aklını verene akıl, ruhunu verene ruh verilirdi ve denge sağlanırdı. Fakat kendinden o değerde bir şey vermeyene verilmemeliydi. Ben bunca derindeki yarayı açınca satır satır saatlerce, değer veren hassas bir el bulamazsam karşımda, incinirdim... Pişman olurdum kalbimi açışıma... Çok kızardım kendime. Hep meşgul, hep işi var, hep yoğun bir tipti aynı annem gibi. . !


Hep başka şeyler kendileri için daha önemli olan insanlara kalp emanet edilmemeliydi bence. En azından ben kendi kalbime ve onun en derinlerindeki yaranın ameliyatına öylesi elleri sokmaya isyandaydım... Olmasındı onlar, makas unuturlardı içeride..! Bir damarı parçalar kanamadan öldürürlerdi. . . Ölmesen de süründürürlerdi... Kendi önemli meşguliyetlerinde aylarca yaşar, umursamazca iki kelam bile etmeyip ölsen cenazene bile gelmezlerdi. Öylesi eller bu operasyona değmesindi. . ! Bu nedenle bu kez kendi kendimin şahidi oldum, masaya kendim yattım, neşteri kendim tuttum, anestezisiz bir ameliyat olacaktı bu, kalbin en derininde ve olabilecek en uyanık halde...


Kalem, ne çok şeysin sen. . . Adına sure olan, yaptığı işe ayet inen kalem. . . Silahım sensin, neşterim sen. İğnem sensin, ipliğim sen. İlacım sensin, merhemim sen. Dokunduğum sensin, yüreğime dokunan sen, ruhumu okşayan sen. . . Ve işte şimdi dost olarak bu zaman yolcuğumda şahidim de sen. . ! Ruhumdan ruh verdim sana, sen de ruhundan ruh kattın bana. . . Ayet, mana, söz hepsi bir ruhtur. Mana ruhuna giydirilmiş beden kıyafetidir kelime. Kalem kelamının ruhu da yazmaktır. Manaya şekil vermektir kalemin ruhu, görevi, manası. . . Mana aleminden madde alemine çıkışın kapısıdır kalem! Allah insana ruhundan ruh üfledi, "ol!" dedi, oldu madde alemi. İnsan da ruhundan kaleme ruh üfler, yazdıkça kalemle mana şekle girer, madde aleminde vücut bulur insanın mana alemindeki duygu ve düşünceleri. . . Bir çeşit vahid-i kıyasi. . .


Ey içimde yıllardır yüzleşmeyi bekleyen hakikat! Şekil buldukça mana aleminden çıkarak kalem kapısından geçip de sen, bu kez gözlerim varlığına şahidin olacak! İnkarım son bulacak, kendi hakikatime küfrüm gayrı sonlanacak! Sanki rasulün işaret parmağıdır da kalem, inkarcı muteriz yanlarıma Şakk-ı Kamer gibi delil sunacak!


14 yaşındaydım kardeşim de 10 yaşında. Resmi bir okul hayatımız olmamıştı o güne kadar, yazdırılmamıştık. Öyle öğretmen babamızın yanında bazı zamanlar okula gittik o kadar. Derken o yıl bir akrabanın şikayetiyle birlikte kardeşim ve ben kendimizi yatılı bir devlet okulunda bulduk. Şehir merkezinden çok uzakta bir köyde ama köyün yerleşim yerine de 20 dakika yürüme mesafesinde tarlalar, mezarlıklar, ağaçlıklar içinde bir okuldu bu. Kantini yok, güvenlik görevlisi yok, okul binasının en üst katına kız ve erkek öğrenciler için yatakhanelerin koyulmuş olduğu bir okul. Geceleri sadece iki öğretmenin belletmenlik yapmak için nöbete kaldığı, bir yanı mezarlık bir yanı ağaçlık diğer yanları göz alabildiğine tarla olan bir okul... 151 erkek, 48 kız öğrencinin bulunduğu yatılı bir okul... 7 yaşında da öğrenci vardı 18 yaşında da... Öğrenci profili bildiğimiz toplama kampı gibiydi. Uzak köylerde yaşayıp çocuklarını okula göndermemiş, okutmamış ailelerin köy sınırlarında yaşayıp büyümüş garip aksanlı ve babamların gençlik zamanında gibi yaşayan, giyinen tiplerdi. Bazılarının ne söylediğini hiç anlamıyordum.


Sınıfımdaki bir öğrenci merdivenlerden çıkıp derse gidiyorken arkamda örgülü olan saçımı tutmuş ve: "Galağzın^ guyluğna ben^ziya!" deyip gülmüştü bir gün mesela. Şoka girmiştim: "Bu ne cüret!? Nasıl saçıma dokunabilir!?" Dönüp çekip aldım saçımı elinden ve baktım yüzüne, ne yaptığına dair en ufak bir bilincinin olmadığını anladım fakat ne dediğini anlayamadım, kendince güzel bir şey söylüyor gibiydi ve kötü bir niyeti de yoktu. Bir şey söylesem anlamayacağı da aşikardı. Yine de saçlarıma dokunulmasını hazmedemiyordum. Çocuğun söylediği cümleyi deşifre edip ölçünlü Türkçeye çevirmem çok uzun zaman aldı. Guyluğna: kuyruğuna. Ben^ziya: benziyor. Galağzın^: ??? haftalar sonra ancak ikinci kez okula gelmişti ve öğretmen çok sevdiği atıyla ilgilendiği için okula gelmediğini bildiğini söyleyip birazcık kendisine sitem etmişti. O zaman Galağız'ın çok sevdiği atının adı olduğunu ve kendince saçlarıma iltifat etmiş olduğunu anlamıştım. Galağız'a gelince onun Türkçesi "Karakız" idi. . .


Ve ben 5 yaşından beri başında örtü olan 14 yaşında bir kız, evlerinde haremlik selamlık düzende yaşayıp masal diye Risale-i Nurlardan Küçük Sözlerin okutulduğu bir kız iken başımdan örtüm çıkarılarak öylece o 151 erkeğin içine atılıverdim. Okulların kapanmasına iki ay vardı. Ve bütün gözler, son gelen öğrenciler olarak kardeşimle benim üzerimdeydi. Kızlar kıskanıyor, erkekler tuhaf davranıyordu. Saçımı çekip kaçan mı ararsın, kelimelerini anlamadığım garip iltifatlar söyleyen mi, sayfaları "Seni seviyorum" yazarak doldurup veren mi, ahlaksız bir mana içerdiğine ruhumun yemin ettiği ama aklımın ispat edemeyeceği oyun teklifleri mi... Hiç biri büyük bir sorun değildi de büyük çocukların oluşturduğu birkaç grubun sessizce sürekli izliyor oluşu ve de aynı kattaki yatakhanelerde yatıyor oluşumuz büyük sorundu.


Kızlar yatakhanesinde sadece kapının karşısında odanın ortasındaki ranza boştu. Çok ortada ve savunmasız... En tehlikeli, en rahatsız yer... Alt katta ben yatıyordum. "Keşke duvar kenarı olsaydı!" diye içimden geçirerek her gece ışıklar söndüğünde gözlerim kapıda, yorulup kapanana kadar, gözlerim kapansa da kulaklarım açık, beynim uyanık sabahlıyordum. "Ya o kapı açılırsa!? Ya biri gelirse!? Öğretmenler uyuduğunda sessizce gelirlerse!?" uyuyamıyordum... Gündüz hiçbir şey olmamış gibi iyi ilişkiler kurmaya çabalıyor ve tehlikeli bulduğum öğrencilerden uzak duruyordum. Bu nedenle sadece küçük çocuklar ve kızlarla ilgileniyordum. Bu yüzden büyük çocuklar bana "sıbyancı" dediler. Ne demek istediklerini pek anlamadım, kelimeyi sadece sarih manasıyla değerlendirdiğimden sıbyan da çocuk demek olduğundan "çocukçu" gibi bir mana çıkıyordu ki niye bunu hakaret gibi söylediklerini anladığımı söyleyemem. Zorbalanıyormuşum da haberim yokmuş.


Sınıfımdaki en düzgün Türkçe konuşan çocuğun da gözü benim kardeşimdeydi. İşin bana dokunacak yılan kısmı ise bu çocuğun üst sınıflardan birinde bir abisinin de var olmasıydı. Etüt saatlerinde sınıflar karma olurdu. Bir akşam etüdünde okulun en küçük sınıfına resim ödevi için yardıma çağırıldım. Bizim çocuğun malum abisi yardım istedi. Ben de resim ödevine yardımcı oldum, bu esnada da daha önceki kaldıkları cemaat yurtlarındaki anılarından bahsettiler. Ben de resmi çizerken ilahi söylemelerini istedim. İlahi bilmediğini ama başka bir zaman istediğimde şarkı söyleyeceğine söz verdi abisi. İlahi bilmemek çok tuhaf gelmişti. . .


Okulda garip söylentiler, bazı öğrencilerle ilgili korkutucu kaçırılma ve ahlaksızlık hikayeleri anlatılıyordu. Bu beni daha da uykusuz yapıyordu. Okulda mescit de yoktu, namaz kılacak bir yer de yoktu, namaz kılabileceğimiz bir kıyafet de giyemezdik. Yatma saati dışında yatakhaneye çıkmak da yasaktı. Ancak hafta sonları eve gidince vakit namazlarımı kılabiliyor peşine de beş günlük kaza eklemek zorunda kalıyordum. Her gece ağlayarak Allah' a "Ne günah işledim de küçük cennetimden kovulduysam, affet ya Rabbi, beni küçük cennetime geri al!" diye yalvarıyordum. Ama her geçen gün bana yeni bir şey; yeni endişeler, üzülecek, ağlayacak yeni sebepler sunuyordu.


Bir gün bizim bu sınıftaki düzgün Türkçe konuşan çocuk, gece erkekler yatakhanesinde konuşulanları bana anlatmaya başladı. Abisinin yakın arkadaşının benim kardeşime kafayı taktığını ve geceleri yatakhanede beni konuştuklarını söyledi. Adımın erkek yatakhanelerinde anılmasını kaldıramamışken çocuk fiziksel özellerimin konuşulduğu detayları da vermeye başlayınca dayanamadım; bilmek, duymak, şahit olmak istemiyordum, midem bulanıyordu artık kendimden... Bir an önce bu muhabbeti durdurmalıydım. Çocuğa "Orda konuşulan orda kalsın!" dedim ama bu bir erdem tavsiyesi değildi. Daha fazlasını duymak, daha fazla kendimden midemin bulanmasına neden olacağını bildiğim içindi. Daha çok kahrolacağım için, daha çok kendimden nefret edeceğim için, daha çok çok çok çok.....


"Adım kirlendi..!" diye ağladım sonraki geceler... Güzel adım. . . Beni nura sultan yapan, nura sultan olmayı var oluş amacım yapan göklerden gelen adım. . . Varlığımı; İlme, hikmete, aydınlığa, şifaya hükümdar kılan adım. . . Hiçlikten doğan benliğime amaç ve değer katan adım... Hayat yolumda yönümü gösteren adım. . . Öyle ulvi manalarla kabul ettiğim adım, kirlendi diye ağladım... "Ahhh nerde benim örtüm!? Kimse bana bakmazdı ki! Kimse benimle böyle sapıkça ilgilenmezdi ki! Kimse böyle sapıkça anmazdı ki adımı! Nerden düştüm buraya ben!? Niye Allah'ım niye!? Her ne günah işlediysem affet beni, yalvarırım affet, kurtar beni... En büyük özür ne ise onu dilerim ne olur affet... Kainat kadar büyük olsun özrüm, ne olur affet..."


Bir gün etkinlik düzenledi okul, pikniğe götürdüler bizi. Bir tarafı dağ, bir tarafı düzlük çimenlik, bir tarafı ağaçlık olan bir mekandı. Dağa baktım, zirveye çıkmak istiyordum. Annemlerle pikniğe gittiğimizde dağa çıkardık hep babam ve kardeşimle. Dağa çıkmak için bakarken yanımdan iki öğretmen geçti ve biri diğerine " Dağa çıkmayı yasaklayalım biliyorsun burada daha geçen gün olanları, kontrol edemeyiz!" demişti. Garip geldi. Ne olmuş olabilirdi ki!? Sonra on kişilik bir kız grubuyla çevreyi turladık. Çeşmenin olduğu tarafa yürürken bir anda korkunç bir duygu bastı beni, sadece içimi değil, bütün vücudum titremeye başladı, içimde bir şey "Kaaaaaaaaç!!!" diye haykırıyordu.


Hiç, daha önce hiç böyle bir şey olmamıştı! Çok büyük bir şey olmalı! Neyin tehlikesi bu!? Bir şey var kesin, henüz göremediğim bir şey var! Ve yürüdüğümüz bu yolda ilerledikçe daha da artıyor titreyiş ve duygu ve de içimdeki haykırış! Alarm sistemi gibi çalışıyor içimde, yaklaştıkça şiddeti artıyor. Etrafa şöyle bir baktım; 150-200 metre ileride kenarda 10-12 kişilik 20'li yaşlarda bir erkek grubu vardı ve tam ortadaki kişiye gözlerim değer değmez kaçılması gerekenin o olduğunu anladım çünkü gözlerim ona değer değmez tüm alarm hisleri tavan yaptı içimde. Ama on tane kıza ne deyip de geri çevirecektim yoldan!? Başımı öne eğdim, sesimi kestim, sanki avcıyı görüp başını kuma sokan deve kuşu gibiydim. Herkes de o anda sesini kesmiş sadece ilerliyordu ve o malum grubun bize baktıkları kesindi, Allah kızlara garip bir sezgi gücü vermiş, aynı şeyi hissetmiş olmalıyız ki aynı anda sessizliğe gömüldü herkes. Az sonra önlerinden geçiyorduk... Biraz zaman sonra herkes dağılmış başka bir şeyin içine dalmıştı.


Dağın eteğinde beni bekliyorlardı, kimler? Bizim sınıftaki çocuğun abisi ve abisinin sevgilisi ve de sevgilisinin arkadaşı dağa çıkacaklardı. Daha önceden beni de çağırmışlardı. Bir kere "tamam" demiştim ama o, öğretmenlerin konuşmasını duymadan önceydi. Bir gerekçe olmadan reddedemezdim. Öğretmenlerin dağa çıkmayı yasakladığını söyledim, umursamadılar. "Üç kız, bir erkek, bir şey olmaz." dedim içimden. Bir kere tamam dedik söz ağızdan çıktı. Dağın eteğine geldim, tam çıkıyorken sevgilisinin arkadaşı olan kızın terliği koptu bir anda. Ve kız ne kadar istese de çıkamayacaktı dağa. Huzurum kaçıktı zaten, Çocuğun abisi "Biz çıkalım, o gelmese de olur." dedi. Şimdi sevgilisi düşünüyordu, sessizce. Ben de kızı izliyordum, o gitmezse ben de gitmezdim ve benim kabul ettiğim şey; kızların çoğunlukta olduğu bir grup olarak dağa çıkmaktı ama çocuğun sevgilisi çıkmaktan vaz geçerse kabul ettiğim şey olmadığından da sözünden dönen olmayacaktım. Çocuğun sevgilisi olan kız düşünürken az önceki tehlikeli grup, dağın eteğinde duran bizlerin yanından bize bakıp bakıp çıkıverdiler sırayla dağa. İşte şimdi kafama da sıksalar o dağa çıkmamalıydım! Korkarak çocuğun sevgilisine bakıyordum. Kız da yukarı çıkan grubu görünce ürkek ceylan moduna girmiş kısa bir rahatsızlığın ardından grubun uzaklaşmasını beklemiş ve " Ben gelmiyorum!" deyip koşarak uzaklaşmıştı. İçimden: "Aferin kızım sana! Sen bu tehlikeyi hissedip net tavır aldın ya, helal sana! Beni de kurtardın! " diyordum. Bizim çocuğun abisi bana baktı: " Onlar gelmiyorsa ben de gelemem." dedim ve çocuğun itirazlarına da kulak vermeksizin müsadeyle dağdan uzaklaştım. Çeşme, 20'li yaşlarda liderleri olan bir erkek grubu ve doğada yeşillikler içinde bir mekan bu temaların artık babamın annanesinin yaşamına ait olduğunu ve onun benimle genlerimden böyle, bu içimdeki alarm duygularıyla konuştuğunu anlayabiliyorum bugün. O gün için anlamı muallakta ama dikkate alınması gereken şeylerdi. . . Bu gün çok çok daha fazlası artık...


Piknikten okula döndüğümüzde bir tuhaflık vardı. Hiçbir erkek benimle hiçbir şekilde muhatap olmuyor hatta ben hiç var olmamışım, orada yokmuşum gibi davranıyordu. Birkaç gün sonra Bizim çocuğun abisi bir vesileyle bana: "Sen sözünde durmadın!" diye çok öfkeli şekilde çıkıştı. Bu kadar aptal olmasına şaşırdım aslında, o okuldakilerin en zekisiydi. Ben neden onunla tek başıma dağa çıkayım ki!? Üstelik bir sürü tehlikeli tipin çıktığı dağa neden koruyamayacağın bir kızı çıkartmaya kalkıyorsun ki!? Ve de bunun için ısrar ediyorsun!? Ayrıca ben baş başa dağa çıkma sözü vermemiştim! Tabi bunları şaşkınlıkla ve haksız yere hiç beklemezken suçlanmanın etkisiyle düşünsem de söyleyemedim.


Sonraki bir zamanda ağaçlıktaki sincap yuvasının birinden yavru bir sincabın yere düştüğünü ve çok bağırdığını duydum. Yavru sincabı incitmekten öyle çok korkarak ve şefkatle elime aldım ki, sincap avucuma geldiğinde emmek için meme aramaya başladı. Bu şefkat duygusunu sadece annesinde hissettiği için benim elimi annesi sanıyordu. Yuvasına geri koymak istedim onu fakat bir çam ağacındaydı yuvaları ve ben düz ağaca tırmanmayı bilmiyordum. Bisiklete binen muhabbetimiz olan bir çocuktan bisikletini istedim üstüne çıkıp da ağaca çıkabilmek için. Çocuk hiç onunla konuşmamışım gibi davranarak başka yere bakarak bana sessizce cevap verdi: "...abim seninle konuşmamızı yasakladı! Ne yapmak istiyorsun söyle, ben yaparım." dedi. Bu cevapla birlikte yeni bir şok yaşıyordum. Sincabı verdim, büyük bir hünerle çıkıp yuvasına koydu çocuk. Ama benim yeni dertlerim olmuştu artık...


Kaç gündür 151 kişi bana sırf bu kişinin bir sözü yüzünden yok muamelesi çekiyordu demek! Tek bir sözüyle, 151 kişi her istediğini sorgusuz, sualsiz, itirazsız yapıyordu yani!!! Bu çok korkunç bir şeydi..! Okuldan kaçacak yer yok, saklanacak yer yok, 151 kişiyle nasıl mücadele edilir!? Bir şey olsa ben nasıl koruyacağım kendimi ve kardeşimi!? Meseleyi barışçıl yollarla çözmem lazımdı. Aklıma bana verdiği şarkı söyleme sözü geldi. O da uygun bulduğu bir vakte atmıştı sözünü öyle değil mi, işte bunu hatırlatarak dağda yaptığımın sözde durmamak değil duruma göre doğru davranmak olduğunu anlatacaktım. Düşünemediği tehlikeleri de belirtmem gerekebilirdi ama bu hiç değinmek istemediğim bir şeydi.


Yatakhane nöbetçisiydi o gün, yanına gittim, okul koridorunda merdiven başında duran bir masa ve sandalye vardı sadece, sandalyede o oturuyordu, ben de masaya oturdum tam verdiği sözü hatırlatmıştım ki birden büyük bir gurur, kibir ve alayla: "Ben sevgilim bile istese şarkı söylemem!" dedi. Kan beynime hücum etti! Ne diyordu bu manyak!? Dağa sevgilisi kendisiyle çıkmadı diye ona trip atmıyor ama bana kendisi trip atıp öfke saçmakla beraber bütün okula da trip attırıyor kendisiyle birlikte! Ambargo uyguluyor! Kendisi söz vermiş şimdi de beni aptal yerine koyuyor! Alaya alıyor, enayi yerine koyup aşağılıyor bir de! Ayağa kalktım, tek kelime etmedim, cevabı ruhum veriyordu, zaman geçiyordu ve ruhum, konuşuyordu o sessizlikte azap eder gibi... Ezdi sanki onu ruhumun bilmediğim sessiz kudreti, diz çöktürdü. Sonra arkamı döndüm, o esnada mırıl mırıl şarkı söylemeye başladı ve ben çekip gittim! Cevabımı vermiştim, ruh ve hal diliyle. . .


Okulların kapanmasına az kalmıştı. Bir daha hiç muhatap olmamıştım o günden sonra. Bir gün son dersin çıkışında okul koridorunda bana doğru geldi, karşıma geçti, yüzü çok garip ve anlam veremediğim olumsuz, donuk ve soğuk bir biçimdeydi, gözlerime bakarak konuşmaya başladı: " ..... ayının ... gününde akşam saat, .... da veda partisi düzenleyeceğiz. Yenilip içilecek şeyleri de biz ayarlayacağız."


Düşünüyorum aynı anda: "Beni davet mi ediyor desem ne sesi ne yüzü iyi bir şeyden bahsediyor gibi değil, ne anlatıyor ki böyle tuhaf bir hal ile!?"


Devam ediyordu: " O akşam belletmenliğe ...... hocayla ...... hocayı bırakırlar, ama biz onları hallederiz içeceklerin içine koyduklarımızla..! Hiç sorun değil, daha önce de çok kez yaptık!"


Düşünüyorum: "Niye ki!? Bunlar okulun en iri yarı, uzun, en güçlü hocaları... Halletmek de ne!? Niye!?"


Devam ediyor gözlerimin içine baka baka o tuhaf donuk yüz ifadesiyle:

"Sonra da seni kendinden geçireceğiz."


Düşünce hızımın saniyede kaç olduğunu bilmiyorum ve hangi yerden sonra bu lanet planda "Kardeşimin adı geçmesin!" diye Allah'a yalvarmaya başladığımı... Hala gözlerimin içine bakarak karşılık bekleyen o varlığa bakakalmışken düşünüyorum: " Hayır! Hayır anladığım şey doğru olamaz!!! Bu bir tehdit! Ama niye!? Ne için!? Ne yapmamı amaçlıyor bu tehditle!? Niye tüm planlarını anlatıyor adım adım!? Aslında bir B planları var da bu bir yem filan mı!? Havlayan köpek ısırmaz diye mi düşünmeliyim? Öğretmenlere hemen şikayet mi etmeliyim!? Şikayet edersem, hepsini anlatırsam ne olur!? Ya bana inanmazlarsa!? Bu nasıl anlatılır!? Bu nasıl bir rezillik!? Kardeşim!? Peki ya kardeşim!? Bu mahlukun en yakın arkadaşı kardeşime takıktı, Allah'ım kardeşim içinde olmasın bu planların!!!"


Verecek hiçbir karşılığım yok sadece hayret ve şaşkınlıkla bakıyorum iğrenç bir cüretle hala gözlerimin içine bakan kişiye ve de sözlerinin devamından endişe ediyorum: "Ya kardeşim için de bir şey planladılarsa!? O zaman rezilliğin bini bile umurumda değil hemen şimdi yıkarım okulu! Yansın herkes içinde okulun, en çok ben yanacak olsam da, adım çıkacakmış, dalga geçilecekmiş, bin bir iftira atılacakmış, ucu dünyada cehenneme çıksa da kardeşimin adı geçerse bir saniye beklemem!" Ama sadece bakıyor o, hala tek bir kelime etmeden karşılık beklercesine! "O zaman planları bu kadar. Öyleyse her şeyi detaylıca hesap etmeliyim. En doğru, en sağlıklı, en hiç kimseye zararı dokunmayacak şekilde çözmeliyim. Bodoslama olmaz!


O tarihe daha iki hafta kadar var. Babam artık bazen hafta sonları almıyor bizi okuldan, kendince cezalandırıyor eve gittiğimde arkadaşlarımla vakit geçiriyormuşum diye. Kardeşime de bir şey söyleyemem, korkabilir veya düşüncesizce bir şeyler yapıp daha kötü şeylere sebep olabilir.


Sadece beni korkutmak için bir blöf bu yaptığı belki de. Tehdit bir şey yaptırmak için kullanılır. Bana şart koşulan bir şey yok ki... Ne amaçla yaptı bunu o zaman!? Ardımda ruhen ezilip de iradesi diz çöküp mırıl mırıl söylediği şarkıyı dinlemeden çekip gidince gurur yapıp aklınca öç mü alıyor!? Sessizce izleyeyim, hiçbir şey yapmadan, o gün geldiğinde kardeşimi de alır öğretmenlerin yanına gider otururum. Onlardan öğretmenler odasına herhangi bir şey gelirse yiyecek içecek nevinden o zaman engellerim, o zaman konuşurum. Hem elimde delil olur hem de okulun olabilecek en güvenli yerinde oluruz. Bana sadece Allah yardım eder... Allah'ım Sen koru bizi! Benim gücüm yetmez, benim tedbirim kafi gelmez, sadece Sen varsın! Benim sadece Allah'ım var..."


Artık her gece daha da uyanık olmalıydım sabaha kadar. Gündüz ise uyanıklığın ötesine çıkmalıydım. Günler böyle geçiyordu. Verilen tarihe bir hafta kala okul çıkışı koridorda babamı gördüm. Neden gelmişti ki, hafta sonu bile değildi!? Yanına gittim, bana: "Eşyalarınızı toplayın, gidiyoruz." dedi. Şaşırdım. Okullar kapanmadan hatta daha bir sürü vakit varken babam bir mazeret ayarlamış bilmiyorum neden ve bizi okuldan almaya gelmiş. "Allah'ım koruyan Sensin..! Sen gönderdin değil mi!? Beni burada yapayalnız, sahipsiz, kimsesiz, korumasız, aciz, bir başına bırakmayan Sensin değil mi!*


Ve bitti o gün, kardeşimle "Askerliğimizi yapıyoruz!" dediğimiz yatılı okul macerası... Dış dünyada bitmiş olanın içeride bitmemiş olabileceğini o zamanlar bilmiyordum. . .


Ve işte şimdi anladım: izlediğim "Sevgilisi sarıldığında nefes alamayan kız" filminde bu psikolojik hastalığın sebebinin çocukluğunda abla-kardeş birlikte yaşadıkları tecavüz travması olduğu sahnelenirken ablanın kendi için bir şey yapamaz halde olmasına rağmen avazı çıktığınca kardeşine: "Kaççççççççç!" diye bağırmasını gördüğümde neden başımdan aşağı bir uyuşukluk inip kımıldayamadığımı... Neden o sahnedeki yeşil köy arazisi içindeki yapıyı okul sandığımı, neden sebebini bilmeksizin (hatırlamaksızın) sarsıla sarsıla bedenimin benim iradem dışında ağladığını. . . Bilinçaltımın hatırlamama izin vermediği geçmişteki bu olaya, bir film sahnesinin hücresel hafızamı uyandırarak geçmişte veremediğim tepkiyi bedenimin o gün verdiğini anladım! Ağlıyordum da, acı da çekiyordum hatırlarken, kimseye hiç bahsedilmemiş o anları, o günleri, o hisleri ve düşünceleri. Hala ağlıyorum şimdi... Ve daha kaç kez bunları okuyup ağlayacağım kim bilir. . .


13 yıl boyunca ben asırlar dolandım. . . 9 nesil geriye tek tek yolculuk yaptım. Babamın annanesinin köydeki evini, o 24 yaşında ve eşi de askerdeyken Rum çetesinin bastığı travmaya ulaşmak bile mucizeydi aramaya başladıktan 13 yıl sonra... Evlendiğim yaş olan 24... Çeşme başında rastlamış bir adama, yol mu sormuş ne adam, cevaplamış yardım etmiş babamın annanesi. Bir vakit sonra da o adam çetesiyle birlikte evini basmış, boğazına bıçak dayamışlar, nefes alamamış ve bayılmış, evde iki kadınlarmış... Sonraki hayatında ne zaman korksa bayılırmış... 24 yaşımda başlamıştı astım krizlerim. Ve işte o atasal aktarım olan travmanın kendi hayatımdaki tekrarı da ancak bugün ortaya çıkmıştı çözülmek için. Çünkü ben ancak hazırdım. Çünkü ben tüm bu acı hayat deneyimlerinden almam gereken dersi, hikmeti ancak alabilmiş bana ihsan edilmiş tekamül yolunda benliğimi ancak eğitebilecek bilgi ve yetenek birikimine erişmiştim. Her şeyin benim hayrıma planlanmış bir eğitim programı olduğunu anlayıp her şeyi rıza ile kabul edip şükredebilecek, kazanımlarına sevinecek, şükür secdeleri edebilecek anlayışa ancak gelebilmiştim. Kim demiş 13 sayısı uğursuz diye!? Bugün ben kendi İstanbul'umun fethini kutlayacağım! Bu işte son savaş günüm! Bu, işte çözdüğüm son düğüm olacak. Nihayet bana 13 yıldır haram olan evlilik, artık helal kılınacak. Son kilidi de açıyorum artık. . .


Evliliğimin ilk zamanlarında İdolüm olan Dr. psikoterapist ablanın ilk kez bana yaptığı psikolojik çalışmada neden sağ kulağımın sızladığını şimdi tam olarak açıklayabiliyordum. Sağ kulak hem babayı, baba tarafını işaret etse de hem de geleceği ve gelecekteki bir tehlikeden sanki olmuş gibi travmatize olmayı işaret ediyordu. Sağ taraf, hem erilleri hem de geleceği ifade ediyordu. Gelecekte olacak olan bir tehlikeyi duymak, sağ kulağın hücresel hafızasına kayıt olurdu. . . Hani diyor ya ayette Fussilet 20 "Nihayet oraya vardıklarında kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları şeyler hakkında şahitlik ederler." Nur suresinde ise: "O gün onların ağızlarını mühürleriz; yapmış olduklarını elleri bize anlatır ayakları da tanıklık eder."


Yaşadığım her psikolojik kıyamette uzuvlarımı konuşturmuş Allah. Evet şoka girerek ağzım mühürlenmiş belki ama konuşturulmuş içimde habersizce taşıdığım, yaşadığım hakikatler. . . Yaşanılan her şeye şahitmiş uzuvlar yani her birisinin kendi hafızası var kayıt tuttuğu. . . Ve bir ağacın kökündeki hastalığın yaprağına kadar vurması gibi soy ağacı diye adlandırdığımız şey de acı deneyimleri bir hastalık olarak kökten yaprağa ulaştırıyordu. Köksüz yaprak hayat bulamaz ki, hayat bulduğu kökün de nüvelerini taşır hep içinde. . . Soya boşa "ağaç" denmiyor... Ve böylece Adem ile Havva'ya yasaklanan "ağaç" belki yeniden bu boyutuyla da araştırılıp okunmaya muhtaçtır anlaşılmak için. . ! Ayetlerin anlamları katman katman derine doğru iner. Ve insan ancak o zaman anlar yaşanılandaki hikmeti. . !


Bunca yolculuk; önce kendime rehberlik ederek, insanı tanımak, geçmişin, geleceğin, yaşamın sırrına vakıf olmak, hikmetinden nasiplenmek, kendini aydınlatarak başkalarına ışık olmak içinmiş... Beni yaratan; beni yarattığı amaç üzere isimlendirmiş ve benden çok önce başlamış kaderimle beni yetiştirmiş. Adım kirlenmedi, bir kadersel döngünün sonunda adım: hayatımda açığa çıktı, neşvünema buldu, amacını yerine getirdi. İçimde aydınlanmayı bekleyen kandili tutuşturdu... Bir travma, bize eza olsun diye verilmez kaderimize! Onu çözme yolculuğunda kemale erdirir seni... Kemale erene kadar da olmaması gereken her şeyden korur seni! Bela sandığın lutuftur da bilmezsin... Cefa sandığın yükseliştir de görmezsin... Bu travma, ilahi oltaya takılmış bir yemdi ben gibi avare bir balık için... Sazan gibi atladım. Bildiğim sınırların dışına boğazlarım acıya acıya sürüklenip de çıktım. İçinde olduğum suyu da dışında olan havayı da, bir balık için Yusuf'un kuyusu olan kovayı da gördüm, tanıdım. Kendi cehaletimden soydu beni kader! Kendi sınırlarımdan Rahman'ın sınırsızlığını bilmeye yol açtı... Aklın erişemeyeceği sularda ruhun bilgeliğine ulaştırdı. Ruhunu Rahman'a rızayla teslimi yaşattı.


Şimdi işte bu atasal miras olan travmanın tüm bu harika hikmetlerini anlatmak, paylaşmak için beni yıllardır dehşetle uyumaksızın bekleyen 14 yaşındaki o kıza gitmeliyim. "Ne çook şey öğrendik bak!" demeliyim... "Aklın, kalbin, maddenin sınırlarını aşacak kartal gözlere eriştirildik bak!" demeliyim... "Sen her gördüğü olayda şimdiye göre hüküm veren zamanın hikmetine cahil Musa'sın ben ise o olaydan sonraki tüm o zamanları yaşayıp hikmetine eriştirilmiş Hızır... Hızır ile Musa'nın yolculuğudur benim sana gelişim..! Çocukluğa inişlerim... Hızır bilincinin Musa bilincine olaylardaki hikmeti gösterişidir, sana olan sözlerim... Asırlar, yıllar dolandım da sana kucağımda nurdan hikmetlerle geldim! Gözün aydın olsun, sana aydınlıkların en güzeliyle geldim! Sana Rabbinin muhteşem eğitim senaryosuyla geldim. Sana Allah'ın nuruyla geldim..!"


Tüm bu keşfimi güzel bir geçmiş ziyaretiyle taçlandırdım. 14 yaşındaki o kızı, Allah'tan yalvara yakara istediği cennete ulaştırdım tabi ancak 23 yıl sonra... Geç kaldığım için özür diledim tabi ki... Artık 37 yaşındayım. İçimdeki tüm benlerle birlikte artık mutlu olacaktık, son kilidi de açmıştık nihayet. Yaptığım çalışma sonrasında garip şeyler olmaya başladı kendimde. İyileşme kriziydi bunlar. Sesim inceldi mesela, garip şekilde hareketlerim, halim, tavrım, duruşum, oturuşum, konuşma üslubum hepsi değişmişti. Aşırı bir dişilik fışkırıyordu her birinden ve ben kendimin bu hallerini gördükçe gülme krizlerine giriyordum. Hiçbiri benim kontrolümde değildi ve hiç birini farkında olarak yapmıyordum. Kendi hallerimle baya eğlenip dalga geçtim bir müddet. Bu bir süreçti ve elbet geçecek, dengeye gelecekti. Sonra da asıl gece için hazırlık yapmaya başladım zihnimde. Kendimce Eş efendiye sürprizler hazırlıyordum, hangi müzik çalsa, hangi kıyafeti giysem, hangi odayı hazırlasam. 13 yıldır savaşını verdiğim şehri artık ele geçirmiştim: Kendimi. . .


Saat 3.50 gibiydi, ve en sevdiğim yıldız Siryus yani Tarık yıldızı bu gün çok önemli bir konumdaydı, "ilahi eril ile ilahi dişilin buluşması" demişti astrologlar. Çok iyi hissediyordum bunu, ruhum öyle mutmaindi ki... Ne harika bir güne denk getirmişti Allah her şeyi, ne harika bir senaryoydu yazdığı kader bana! Kendi içimde eril ve dişil yanlarım dengede buluşmaya hazırdı. Açtığım şarkı çalıyor, Eş efendi keyfinde yaşıyor, niyetim madde aleminde vuku bulmaya başlıyordu ki boyut kapısı mı desem, penceresi mi, bir şey açılıverdi gözlerimin önünde birden. Hayır uyumuyordum!


Orda gösterilen şey, hissettirilen duygu anlatılamayacak bir şey... Ben hem buradaydım hem orada! Ben buradayken oraya nasıl gittim!? Niye gittim!? Orası neresi sahi!? Gelecek mi!? Ruhlar alemi mi!? Berzah mı!* Yakaza mı ne!? Ben aynı anda iki alemde birden nasıl oluyorum!? Gördüğüm şey bana ne anlatıyor!? Ne demek bu!? Niye gösterildi ki bu!? Anladığım şeyi kabul etmek istemiyorum. . ! Bir hata olmalı! Ben bir yanlışlık yapmış olabilirim, ben hayal mi kurdum yoksa!? Belki bu bir hayaldi. Ama hayal böyle olmaz ki!? Kurgusu olur; girişi, gelişmesi, sonucu, amacı olur! Ve mutlu eder! Bu birden bire olan bir şey! Başı yok, girişi, gelişmesi yok. Ben kontrol etmedim ki!? Hayır, hayır ben nasıl ama nasıl..? Bu daha önce hiç yaşamadığım duygu, sırrına hiç vakıf olamadığım bu şeyler orda bir anda yaşandı ve bitti. Şairin dediği gibi "Hem içindeydim zamanın hem dışında." Hem seyreden bendim hem de bizzat orada ve burada olanı yaşayan! İki ayrı alemde iki ayrı şey yaşadım. . .


Bir an ile 13 yıllık emeğim, inancım, hedefim yıkılıp gitti, tozu bile kalmadı kader sayfasında sanki. Ama inanmadım gördüğüme. Her ne yaparsam yapayım asla Eş efendi bana eş olmayacakmış... Ben de ona asla eş olmayacakmışım... Biz birbirine eş olmak için yaratılmış insanlar, üflenmiş ruhlar değilmişiz! Bu nasıl bir kıyametti ki mahşer günü gibi insanları amellerine, ulaştıkları seviyeye, sınıflara, gidilen yönlere göre ayırıyordu!? Zaferim sandığım gecem işte böyle kıyametim oldu. . . Belki Zeyd ile Zeynep gibi. . .


Öyle huzursuz, öyle çökmüş, öyle yolsuz, öyle kapkaranlık bir yerde kalmıştım ki yatağa başımı uyumak için koyduğumda içimdeki tek ışık "Yarın saat 11.30 gibi Mevlevi abla arayacak ve beni rüyasında gördüğünü söyleyecek. Rüyası bana Allah'tan bir cevap olacak." ilhamı oldu. O ilhamın ışığına tutunup uyuyabildim.


Telefonum çalmaya başladığında saat 11.30'u geçiyordu, ekranını görmeden Mevlevi abla olduğuna emin şekilde sıçradım yataktan ve hemen açtım. Ve de aynı ilham edildiği gibi rüyasında beni gördüğünü söyleyip rüyayı anlattı. Rüyaya anlam vermeye korkuyordum. Sanki nereye çeksem oraya gidecek gibi... Yanlış yapmaktan korkuyordum... Anlamıyorum ne demek bu!? Bu kadarını da uydurmuş, kafamdan kurmuş olamam ki..! Ama Allah bana ne diyor!? Ne yapmalıyım şimdi ben!? Ya ben yanlış anlıyorsam her şeyi..?


Uzun uzun düşündüm. Hadi benim tekamülüm, yolum beni her travmayla bir yere getiriyor bir şey öğretiyor, idrakimi açıyor, sadrımı genişletiyordu ve ben buna taliptim zaten. Ama Eş efendi hiç bir zaman böyle bir şeye talip olmadı. Hayat amacı sadece "tatsızlık olmadan mutlu yaşamak" oldu ve bu uğurda her sorunu hasır altı yaptı, yok saydı, çözmeye, konuşmaya, anlaşmaya asla yanaşmadı. Konuşmaktan kaçtı sorunları, varlıklarını inkar etti. Mutluluk bir puttu adeta ve onun için her şey feda edilirdi tapınmak için. Neden ona ben gibi birisi verildi? Yerinde kalan biri olarak, yenilikten, yenilenmekten hoşlanmayan ona, bir gün kendi sınırlarını aşıp bu evlilikten gitmesi gereken biri neden verildi? Bu ona bir teklif miydi, ilerlemek isteseydi sonuç değişecek miydi? Neden kendisine eş olmayacak başkasına eş olarak yaratılmış biri ona verildi bunca zaman?


Daha bir sürü sorunun cevabını da bulduğumda olayın üstünden bir gün geçmişti. Ve bu bir gün içinde ne zaman Eş efendiye yaklaşsam sanki bir ruhani varlık araya giriyor midem bulanmaya başlıyordu. Sanki bir bekçi, sanki ruhani bir görevli engelliyordu beni... Görünürde hiçbir şey yok ama hislerim o kadar net ki bana kaçacak yer bırakmıyor. Artık Eş efendiye yaklaşmama müsaade edilmiyordu. Yine de hiçbirine inanmadım ta ki sorularımın cevaplarını bulana kadar. Korksam da ecelime faydası yoktu korkumun. Ve bu gece 13 yıllık mücadelemin sonunu, onunla anlayacağı şekilde konuşmanın vaktiydi artık. Canım çok yanıyordu, hala kabullenmekten eser yoktu bende, sadece cezalandırılmaktan korkuyordum. İlahi bir emirle inatlaşılmaz, boyun eğilir... Korkum, içimdeki diğer tüm duygulardan o kadar baskın ki...


Konuştum. . . Sarıldık. . . Ağladık birlikte. . . Böylesi de çok acı. . . Yıllar yıllar önce bir şarkı sözüne hep karşı çıkardım ve anlamazdım: "Severek ayrılanlar bilirler ayrılığı......." derdim ki öfkeyle: "Seviyorsan ayrılma, bırakma, niye ayrılıyorsun madem seviyorsun!?" İşte artık, artık anlıyordum. . .


Ben hep onun beni terk edeceğine inanmıştım... Bir gün birine aşık olacağına... Ben de böylece çıkacaktım hayatından... Hatırlar mısın son bir yılda iki kere söylemiştim sana: "Eğer bir gün birine aşık olursan, saklama, söyle." diye. Neden inanmıştım buna peki!? Bir gün bunu da yazacağım. . . Zamanın düz bir çizgi değil döngüsel olduğunun bir tezahürü de o gün ki yazacaklarım olacak belki...


Bilmiyorum kaç yıl oldu birlikte film bile izlemiyoruz, onu bile yapmaya vakit ayırmıyor çünkü. Sadece işiyle ilgileniyor gece geç saatlere kadar, evdeyse ve işi yoksa da uyuyor yine geç saatlere kadar. Bağırmayı, tartışmayı, zorlamayı bıraktım güzel şeyler yapalım diye birlikte. Ben bıraktım çünkü anladım zorla sevgi ve ilgi alınamaz... Sevgi de içten gelir ilgi de, arzu da... Fark ettim ki aslında benimle hiçbir ilgisi yok ve bilmiyorum ne kadar zamandır bu böyle. Tek bildiğim benim artık güzel şeyler için kavga edip savaş vermek istemediğim...



25.08.2025

Evliliğimizin 13. yıl dönümü...


Ablamlar memlekete birkaç gün önce gittiler, beni de götürmek istediler, gitmedim. Neden peki!? Çünkü Eş efendi günlerdir "Seni şuraya yemeğe götüreceğim, sana şu şarkıyı söyleyeceğim, şunu yapacağım, bunu yapacağım......." diye vaatler sıralıyordu. Ben biliyordum hiçbirini yapmayacağını ama "Zaten bir şey yapmayacak." deyip memlekete gitseydim bu kez de "Ben hazırlandım, çok güzel şeyler yapacaktım, sen gittin!" diye beni suçlayacaktı. Son fırsatı kendisinden esirgememeye karar verdim, kendini kendisi görsündü..!


Sabah kahvaltıdan sonra uyumak istedi ve yattı. Hiç ses çıkarmadım, bu onun plan günüydü, kendini görsündü kendisi..! Artık iptal olan evlilik törenimiz için aldırdığım takım elbiseyi giyecekti ben de gelinliğimi. . . Son evlilik yıldönümümüzde böyle veda edecektik birbirimize... Saatler geçti o uyurken, 19.30 civarıydı kapı çaldı, Komşular Eş efendiyi bir şey konuşmak için çağırıyorlardı o nedenle uyandırmak zorunda kaldım. Kalktı, kapıya çıktı, biraz zaman sonra geldi yatağa yatmaya yeltendi. Bu kez saati hatırlattım çünkü artık beni akşam yemeği için götürmeyi vaat ettiği yere gitmek için ne hazırlanacak vakit vardı ne de oraya ulaşabilecek vakit kalmıştı. "Bari git de bir kızarmış tavuk al!" dedim. Sonra da evde oturup tavuk pilav yedik, pilavı yapıp sofrayı hazırlamıştı.

"Hani şarkın nerde?" "Hım.... Gel benimle, çok çok uzaklara... ımmm... Neydi? Unuttum."


Yemek, fiyasko. Şarkı fiyasko, hediye? O da kargodaymış, gelmemiş, birkaç gün sonra ancak gelecekmiş. Yani yeni sipariş verilmiş... Güya uzun zamandır hazırlanıyor bugün için. Peki gördü mü kendini!? Hayır!!!


"Sen bana tuzak kurdun!" diye bağırdı. Ben tuzak kurmuşum, onu tavuk almaya göndermişim, o yemeğe götürecekmiş beni. Hala saatlerce uyuyup kendi yaptığı planı hiç umursamadığını kabul etmiyor bir de beni suçlu ilan ediyor... Şarkıya gelince unutmuş sözleri. "Çalışmadım hiç söylemeye." demiyor, ya da bunu da görmemek için unutma bahanesiyle kendini kandırıyor. Günlerdir uyarıyorum halbuki adım gibi bildiğim için umursamazlık seviyesini "Arabada gidip gelirken aç şarkıyı ve söylemeye çalış, söyleyemezsin yoksa!" diye.


Evliliğimizin 13. ve son yıldönümü...

İçimden ağlamak geliyor, sanki yıllar önce ölmüş birinin yasını şimdi tutmak gibi küllenmiş bir acının göz yaşları akmak istiyor. . . 9 yıl önce ölmüş bir evliliğin cenazesi bugün kalkıyor gibi. . .


Büyük bir heves ve inançla aldığım küpeler, alyans yüzükler anlamını yitirmiş, kalbim artık onları dualarla takmak istemiyor... Uçtu gitti tüm güzel dua ve niyetler içimden, henüz etmemişken. . . Sana değil, uçan güzelliklere ağlıyorum Eş Efendi... Seninle kaybettiğim her güzelliğime ağlıyorum bugün. . .


(2026'dan Bugüne Notlar) Evlilik yıldönümümüzden yaklaşık 6 ay kadar önce almıştım o gümüş küpelerle yüzükleri. 13 yıldır beni götürmesini söylediğim tarihi bir mekanın restoranında küçük bir nikah tazeleme organizasyonu istiyordum ve tam 9 yıldır da "Bana yeniden evlilik teklif etmelisin! Yeniden nikah kıymalıyız!" diyordum Ankara vakasından sonra. Eş efendinin hiç umurunda olmamıştı bunca yıl, şimdi de olmuyordu ama bu kez ben gerçek bir evliliğe hazırdım ve kendim hazırlayacaktım her şeyi, benim hep umurumdaydı çünkü bu defa ise her şeyi tek başıma üstlenecek kadar ileri gitmiştim! Çünkü bunun "Biz"i ileri götüreceğine inanıyordum yine. . .


Ben bir şeyler yaptıkça düzelir, iyileşir, gelişir, şifalanır sanıyordum Evliliğin, ilişkinin. Ama kim bir şeyler yapıyorsa o iyileşiyor, o şifalanıyor, o düzeliyormuş, o kişinin ilişki kurma biçimi şifalanıyormuş. Allah adil! Herkese çalışmasının karşılığını veriyormuş. Bir evliliğin şifası için ise o evlilikteki kişilerin ikisinin de çabası, ikisinin de farkındalığı, ikisinin de niyeti, ikisinin de emeği, ikisinin de kendini geliştirmesi gerekiyormuş. . . Ama benim elimden gelen sadece İlişkinin Benim için/Biz'im için onun yapması gerekenleri beklemek yerine artık kendimin yapmayı seçip yapmasıydı. Bilmiyordum evlilikte eğer her şeyi ben yapıyorsam artık kaderimde ona yer kalmayacağını. . !


Birkaç akraba ve dost, davetliler listemdeydi. Ben gelinliğimi giyecektim ve beyaz börkümü takacaktım. Eski Türk geleneklerini içeren bir tören planlamıştım. Erkeklere küpe takılırdı; kahraman olduklarında veya han soyundan geldiklerinde, kahramanlık veya hükümdarlık alametlerindendi erkekte küpe. Kadınlara küpe takılırdı; evli olduklarında, evliliğin ve bir evin bir erkeğin gönlünün hükümdarı olmasının nişanesiydi. Ben de bu bir çift olan gümüş küpeleri almıştım; çiftin birini Eş efendi bana dua ile orada törende takacaktı, ben de ona duam ile birlikte diğer tekini takacaktım. Yeni alyans yüzükler de almıştım, bunlar da herkesin kendi yeminini hazırlayıp o özel yeminle davetliler huzurunda takacağı evlilik yüzükleri olacaktı. Şahitler huzurunda küpeler bu evliliğin duası, düsturu; yüzükler ise yemini olacaktı. . .Bu birbirimize verdiğimiz evlenme sözünün tekrarı olan bir yemin olacaktı ve davetliler de bize sırayla kendi dualarını edecek akşam yemeğimizi yiyecektik böylece. Hem eski Türk töresinde çocuğu olmayan çiftler yemek daveti düzenleyip dua alırlarmış ve bu şekilde tanrı kendilerine bir nesil bahşedermiş. Bir taşta çok kuş vuracaktım. Her şeyi kendimce ince ince düşünüp planlamıştım. Fazla mı romantiğim!?


"Bendini aşıp yüreğime, zihnime, ruhuma eş olup benim ve çocuklarımızın kahramanı olasın!" diye biten bir duayla takacaktım Eş efendinin kulağına bu bir çift küpenin tekini. Senden de kendi duanı hazırlamanı istemiştim küpenin diğer tekini bana takarken etmen için ama hiç oralı olmamıştın. Onu da umursamamıştın. Senin öğrencilerin vardı, sınavların vardı hazırlanacak-okunacak, kursun vardı verilecek, çalışma soruların vardı hazırlanacak, dergin vardı çıkarılacak ama bir eşin yoktu içinde, kalbinde, ruhunda ona dua edecek, ona şarkı söyleyecek, onu mutlu edecek, ona vakit ayıracak, onun için bir şeyler düşünecek ve emek verecek

bir eşin yoktu senin!!! Sadece sen bu yokluğunun hiç farkında değildin!


Hayalim; "Kalbime yar, aklıma yoldaş, ruhuma eş olarak ömrümün tek sultanı, neslimin kaynağı olasın." gibi bir duaydı. Ve davetlilerin de tek tek bize kendi dualarını edip sonunda da hep bir ağızdan: "Soyunuz soylansın, boyunuz boylansın!" diye duaları mühürlediği bir hayaldi işte. . . Bu törenle 13 yıllık iyileşme hikayemizin bitip aile olma hikayemizin başlayacağına inanıyordum.


Kendi hediyemi kendim aldım kendime, kendi evliliğimi kendim organize ettim kendi kendime, alınacakları kendim aldım, hazırlanacakları kendim hazırladım, akışı ince ince düşünüp kendim planladım, davetlileri kendim seçtim.


Senin ailenden birileri de olsun istedim ama sen istemedin! Utanıyordun çünkü, seni öyle küpe takarken filan görmesindi ailenden birileri, dalga geçerlerdi. "Karı gibi!" derlerdi. Şerefin, haysiyetin, gururun incinirdi. İçine doğduğun toplumun zincirlerini kıramadın... Kölesi oldun toplumunun zihninin; özgünlükle, farklılıkla, özgüvenle bir fikre, bir hale öncülük edip de hanlığa erişemedin... Han'ım olamadın... Er kaldın... Toplumun emrinin eri oldu yaşamın...


"Elalem ne der!?" putu ile "Ailem ne der!?" putu, kalbinin mabedindeki devasa putlarındı, bir İbrahim bekleyen kırılmak için... Uyanmadı 13 yılda içindeki İbrahim... Oysa ne çok bağırdım da sesimi duyuramadım... Kendi kendime evcilik onamışım ben hep. Ne çok kandırmışım kendimi... Ne çok inanmışım. . .


30.08.2025

Belki gaza geldim, belki gaza getirilmek istedim, belki ayrılığı denemek istedim, belki ne olacaksa bir an önce olsun istedim. Fiyaskoyla sonuçlanan son evlilik yıldönümümüz de bitmişti. Ablam arayıp da sordu tabi ki; onlarla annemlere gitmeyip Eş efendiyle kaldığım yıldönümü planının nasıl olduğunu. Ne garip şu 13 yılda ben hep onun için kaldım, o hep ailesi için gitti..! Son kez onunla kalmayı seçmiştim ama bu kez ondan gitmek isterken, sadece bu ayrılığın nasıl farz olduğuna kendi katkısını görüp anlasın diye, kendi kabullerine yardımcı olabilmek için kalmayı seçmiştim. . . Ablama yıldönümü fiyaskosunu anlattığımda da evliliğimi sonlandırmam için artık ciddi bir adım atmam gerektiğini bana anlatarak "Annem üzülmeyecek ben konuştum annemle, mutlu olmanı istiyor. Atla gel!" dedi. Arkadan annemin sesini duydum ve kardeşimin, o ana kadar bizi duyduklarını, dinlediklerini bilmiyordum.


"Annem üzülmeyecek. . !" cümlesi yankılandı katman katman içimde, beni 14 yıl öncesinde bir havas hocası ile yaptığım telefon görüşmesindeki ciddi üç tekrarlı bir uyarıya götürdü: "Anneni üzme!!!"


Ablamla yaptığım bu telefon görüşmesi sonrası aniden kalkıp hazırladım hemen valizlerimi ancak sonra bilet alacak paramın olmadığını fark ettim. Kardeşimden mesaj geldi o esnada, bana olan borcunu biletimi alarak ödeyecekmiş. Biraz sonra da bir ödeme geldi banka hesabıma önceden yapmış olduğum bir iş için. Sanki gitmem için kainat işbirliği yapıyordu. Ve işte geldim, memleketimdeyim... Oradan yazıyorum şimdi.


Otobüsten inince ablam karma borcunu ödedi ve bana döner ısmarladı :) Eve geldiğimde üstümü değiştirdim, çok sıcaktı, annemin dolabından kısa kollu midi boylu, oldukça bol olan bir cici kız elbisesi giydim. Babam tabi ki görür görmez başka şey giymem için uyardı. Çok sinir bozucuydu ama fragmandı işte. Buraya gelip burada yaşayacaksam annemlerle asla ev içinde bile hürriyet bulamayacaktım!!! Fragmandı işte...

Geçen yıl annemin alzheimer, babamın kolon kanseri tanısı almasından sonra aylarca tedavi için plan yaptım, hesap yaptım, her açıdan bütüncül tedavi planımı destekleyecek bahçe içinde iki katlı deniz manzaralı kiralık bir ev aramıştım kendi bulunduğum şehirde. Tabi boşanma diye bir şey yoktu o zaman gündemimizde. Hatta uzun zamandır yürüyüş güzergahımda yıllardır boş olan bir villa vardı, muhteşem bir deniz manzarası vardı, leb-i derya cinsinden, uçurum kenarındaydı bahçesi. Her yanından geçişimde hayran hayran bakar dua ederdim. Sağdan soldan soruşturup, mahalle muhtarına kadar gidip sahiplerinin telefon numarasını bulmuştum, arayıp kiralamak için anlaştım. Alt katta annemler oturacak biz de üst katta oturacaktık. Böylece tedavi planımı yürürlüğe sokacak ve kontrolünü yapabilecektim. Ama annemle babam maraz çıkarıyor, benim yaşadığım şehre taşınmayı reddediyorlardı. "Yazları geliriz. bizim burada bahçemiz var." diyorlardı. Bahçemiz dedikleri ise apartmandaki dairelerinin karşısında olan Memleketin zengin yaşlı bir teyzesinin atıl bıraktığı, herkesin çöpünü, molozunu attığı, etrafı çevrili bile olmayan, garip tiplerin kafayı çektiği, duman tüttürdüğü bir alandı. Kadından izin almışlar ilgilenip temizleyip, etrafını çevirmiş bakımını yapıyor, sahip çıkıyor; çiçekler, meyve ağaçları ve sebzeler ekiyor tavuklar besliyorlardı, hatta keçi. Babam çocukluğunda çobanlık yaparmış, keçileri çok seviyor ve meyveleri. Annem çiçekler ekmeyi ve güzelleştirmeyi seviyor. 20 yıla yakın bu emanet bahçeyle ilgileniyorlardı. Molozunu taşıyıp kaldırmış, çöplerini atmış, bahçeyi temizlemiş, etrafını duvarla çevirmiş, çeşit çeşit meyve ağaçları ekmiş, çeşit çeşit çiçeklerle bezemişlerdi. Mahallelinin de park gibi gelip kullandığı binalar arasında rengarenk bir güzellik oluşturmuşlardı.


Ben de onlara daha güzelini sağlamak istemiştim kendi yanımda. Bunun için yeni bir iş anlaşması yapmıştım, villanın kirasını karşılamak Eş efendinin yapabileceği ya da yapmak isteyeceği bir şey değildi. Adamda kıtlık bilinci vardı. Annemleri ikna çalışmalarına başlamıştım bir yandan. Diğer yandan evin bahçe düzenine, iç tasarımına kadar zihnimde planlamıştım. Bu sürede annemlerin ilgilendiği bahçenin sahibi ölmüş kızı da "Bahçemden çıkın ya da kirasını ödeyin, haram malı besmeleyle yiyen insanlardan tiksiniyorum!" demişti kapılarına gelip. . Bahçesiz kalmışlardı. "Oh! Allah da beni destekliyor." demiştim içimden:)


Derken hepsi bir anda tepetaklak olmuştu. Baktığım ev başka, anlaşmasını yaptığım ev başka çıkmıştı. Ev sahibinin numarasını veren yanlış anlamış benim istediğim evin değil de yanındaki evin sahibinin numarasını vermiş meğer. Anlaşmasını yaptığım işte de sürekli sıkıntılar çıkıyordu. İstediğim villanın gerçek sahibine ulaşma çabalarım tam sonuçlanmıştı, nihayet bahçesinde temizlik yapan bir adama rastlamıştım ki evle ilgili niyetimi konuşmamız esnasında adam bana: "Duayla olmaz!" demişti garip, aşağılayıcı, küçümseyici bir yüz ifadesiyle. Bu cümleden sonra tam bir ay kapandığım odada dibi bulmuş şekilde ama nedenini bilmeksizin yaşadım. Hiçbir şey bilmek istemiyordum sanki artık. Her şeyini kaybetmiş gibiydim, iflas etmiş gibiydim.


Ben annemle babam için hiçbir şey yapamıyordum. . . Fark etmiştim ki ben hiç başkalarının bana ihtiyacı olabileceğini düşünmemişim. Hep "Benim paraya ihtiyacım yok." kafasında dervişane yaşamışım. Tamam da başkalarının ihtiyacı olduğunda ne olacak!?Hiç bu aklıma gelmemiş ki... Ben kendimi hep yokluğa alıştırdım ama hiç varlığa başkaları için ihtiyaç duyabileceğimi görememişim. Şimdi de nerden tutsam elimde kalmıştı. Yapılabilecek çok şeyin farkındaydım ve en iyilerinden birini yapabilecek bilgi birikimine sahiptim ama bunları oturtacağım maddi zemini sağlayabilecek ekonomik birikime maalesef sahip değildim. Bugüne kadar da neye ihtiyacım olsa sadece duasını etmiş ve Allah da bana bir şekilde onu ihsan etmişti. Hayatımda hiç umurumda olmadı ki para. . . Ben Allah'ın kudretine inandım paranınkine değil. . . Sahibi olduğumu sandığım her şey duamla verildi bana.


Olaydan bir ay sonra hal hatır için aramıştı sanıyorum Mevlevi abla, olanları ve içinde bulunduğum hali anlatmıştım. Adamın "Duayla olmaz!" cümlesini söylediğini anlattığım anda "Ayyy, senin her şeyin dua!" demiş ve içimdeki acıyı, dile dökemediğim, beynimi donduran o ince ama derin noktayı hemen anlamış kalbimdeki yarayı görmüştü. Anlaşılmak, hissedilmek, görülmek öyle şifa olmuştu ki. . . Ben duygu bataklığında batarken göremediğim kaynağı gören birinin olması ve bunu hissedip de dillendirmesi ne büyük bir lütuftu.


Adam imanımdan vurmuştu beni, her şeyimdi duam benim. . . Bir cümleyle her şeyimi almıştı benim ellerimden hem de ben hiç fark etmeden, şeytan gibi. . . Oysa ne diyordu Allah Furkan suresi 77. ayette: " De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin!" Adama veremediğim ve dolayısıyla da kendime telkin edemediğim cevap buydu işte. Ve ayetin devamı da bir ay kayamı bırakmamıştı böylece: "Siz yalanladınız, öyle ise azap yakanızı bırakmayacak."


Adam "Duayla olmaz!" deyip duayı küçümsemiş ve yüreğimdeki, kaderimdeki, zihnimdeki, hayat tecrübemdeki en büyük hakikati yalanlamıştı. Bu yalanlamanın muhatabı bile olmanın azabı yakamı bir ay bırakmamıştı. Aklımda kendi inancıma ihanet eden bir fikir miydi bu yoksa, o adamın aynalığında bana gösterilen!?


O zaman dinle şimdi içimdeki: "Bre gafil! Sen dua nedir bilir misin!? Duasız insan olunmaz. . ! İnsanı Rabbinin nezdinde değerli kılan şeydir duası. . . Aczini bilmektir dua, fakrını bilmektir dua, 'Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.' şuurunu hal etmektir dua! Başka bir mabut tanımamaktır, başka bir şeyi ilah edinmemektir dua, verenin O olduğunun imanıdır dua... Allah'ın tek gerçek kudret olduğuna imanın kapısıdır dua... Olacaksa her şey dua ile olur, duasız olmaz! Duamız O'nun kudretinin, ilahlığının nişanıdır bizim ise insanlığımızın! "


(2026'dan Bugüne Notlar) Geçen yıl annemin alzheimer babamın ise kolon kanseri tanısı almasından sonra aylarca kıvranmıştım kendi içimde. . . Yapabileceğim bir şeyler vardı elbet ama ben en iyisini ve de ilmimin, idrakimin kapsadığının hepsini yapmak istiyordum. Müsaade çıkmadı Hakk'tan... O'nun planı başkaydı. . . Peş peşe kaybediyordum sanki annemi, babamı, evliliğimi, her şeyin bir gün iyi olacağına dair inançlarımı. . .


Sonuçta Allah, anne babamı bana göndermedi ama beni onlara gönderdi. Belki bu anne-baba-çocuk olarak yeni bir başlangıç yapmak içindi. Belki hayata yeniden başlamak için gönderilen bir çocuktum ben, eski acılı çocukluk deneyimlerinden arınmış ve dersini almış olarak şimdi anne-baba sevgisi, ilgisi, şefkati ve anlayışıyla yeniden büyümek ve tamam olmak için. . . İlgiyle, sevgiyle, şefkatle, güvenle büyümüş bir çocuk olmak için. . .Hala dünyadayken birlikte güzel yaşayabilecek ve güzel anılar inşa edecek fırsatı veriyordu belki Allah.


Kendimi yeniden inşa etme fırsatıydı belki bu. . . Allah çocukluğuma indirdi beni ;) Bu çocukluk bu kez ebeveynle çatışmak için değil uzlaşmak için yaşanacak, yetişkin bir çocuk olarak erişkinliğe ulaşmak için belki de...


İçimde saklanılmış ve söylenmedik güzel sözler kalmasın diye. . . Varlıklarının tadını çıkarabilmek için. . . Sevebilmek için öfkeyle kör olmadan, sarılabilmek için engellemeden hislerini. . . Varlıklarını hissedebilmek için hala hayattalarken. . . Birlikte güzel anılar biriktirebilmek için mutmain bir yürekle. Eskiden olduğundan farklısını yapabilmek için geçmişten alınan derslerin ışığında. . . Yeniden başlama fırsatıydı işte belki de hayata. . .




Evlilikle Birlikte

Dr. Nurcem Hanzadebek Çep

Yorumlar


Nun Külliyesi

  • alt.text.label.Instagram
  • alt.text.label.Instagram

©2022, Nun Külliyesi. Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page