19.Bölüm: En İyi Okçu
Güncelleme tarihi: 6 gün önce

01.08.2025
"Ne kadar çok 'ben' diyorsun." dedi bana birisi 22 Temmuzda... Aynı kişi 18 Temmuzda da "Arkadaş olalım mı, Şems ve Mevlana gibi." diyerek beynimden vurulmuşa döndürmüştü beni. Donakalmıştım... Bu, benim adını Mihrümah koyduğuma yıllar önce söylediğim şeydi... Ben ondan yüz çevirmişken, benim cümlem dönüp dolaşıp nasıl da bana dönmüştü birden!? Anlam dünyam allak bullak oldu, bu cümleyi kendime söylenirken duymakla. Ayrıca normal şartlar altında pek de olur bir şey değildi bu ama nasıl olmazlığını incitmeden söyleyebilirdim bu hassas kalbe, bilemedim. O sabah, sala ile cuma arasında çok garip bir rüya gördüm.
Beynimden vurulmamın üzerinden bir ay geçmemişken bu kez de "Ne kadar çok 'ben' diyorsun." demişti. Can evimden vurulmuş gibi donuverdi içimde bir şey... Meğer tutunduğum son şeymiş kelimelerde olan benliğim... Pamuk ipliğine bağlı, can çekişirmiş kim bilir ne zamandır... Kırılıp koptu, gitti; içimde sanki koca bir şehir, asma köprü üzerinde kuruluymuş gibi... Sonunu anlamaya muktedir ol-A-madığım Okçu Fei hikayesini hatırladım birden (hatırlatıldı demeliyim belki de) ve aynı hızla aydınlandım aniden.
Fei, 'yer yüzündeki en iyi okçu' olmak istiyordu. Yıllarını buna vakfediyor, çok şeyden vazgeçip feragat ediyor, haddi aşıyor, ustalaşıyor, hırsa kapılıyor, ustasına bile bu uğurda bıçak bileyip öldürmeye kalkıyor, o ustadan daha da büyük bilge bir ustanın varlığını öğreniyor, onun yanına gidip ders alıyor, inzivaya çekiliyor, bilgeliğe erişiyor, ok ve yay kullanmadan vurmayı öğreniyor derken yıllar yıllar geçmiş oluyor. Sonunda bir yakınına misafir olmuşken masada gördüğü şeyin ne işe yaradığını, ne olduğunu soruyor. Aldığı cevap: "Ey koca Fei, gerçekten de sen Yer Yüzündeki En İyi Okçu olmuşsun, ok ve yayın ne olup ne işe yaradığını unutmuşsun!" oluyor ve hikaye burada bitiyordu.
Hiç anlamamıştım bu sonu ama çok etkilenmiştim; 24 yaşındaydım, birkaç gün önce evlenmiştim ve üniversitedeki ilk ders yılımdı. İkinci yıl yeniden aynı derse girip aynı hislerle o hikayeyi dinlemiştim hocamız İskender Pala'dan, üçüncü yıl için de aynısına niyet ederek. . .
Şimdi 37 yaşındayım ve ilahi bir ilham ile anlayabiliyorum ki Ben'im ok ve yayım ben'liğimmiş meğer... Balığın suyu bilmemesi gibi hiç bilmemişim Ben'i, ta ki benden uzaklaşıp Ben'i görene kadar. . . Acaba ben de Yer Yüzündeki En İyi Benlik Kullanıcısı, Ben'i unutarak mı olacaktım!? Kimdim!? Neydi özelliklerim!? Neyi sever, neler yapardım!? Cevap veremiyordu hafızam... Nerde unutmuştum ben kendimi???
14 yıl önce... Tam 14 yıl öncesine götürdü bu soru beni. kendime dair bildiğim her şeyin yok olduğu yıl... Üniversite sınavına girmek için hazırlandığım yıl...
Hiçbir benliğin, kalbin, ruhun duymadığı senin ölüm çığlıklarını duyuyorum bugün NS..! Pes etmeyi işte o zaman öğrendin! Yenilmeyi, işte o zaman..!
Hani atacak tek bir kurşunun bile kalmamıştır savaşta, bıçağını da üstüne gelen düşmanın alnına fırlatmış ama kaçacak yer bulamamışsındır. Düşman seni siperinde öylece aciz, kıskıvrak yakalayıvermiş şarjörü boşaltmıştır üstüne... İşte öyle bir kaybediş. . .
Tüm bu fark edişlerin ardından 22 Temmuzda bir şiir yazdım, birkaç gün de yas tuttum kendime sessizce... Sonra maraz çıkardım, anlaşılmak istedim; beni bu yasa sokan Azrail'im de bilsin istedim Ben'i öldürdüğünü bir cümleyle... Öyle habersiz, öyle kendi halindeydi ki...
"Bradikardiydi benliğim lakin
Arif doktorun biri teşhis-i taşikardiyle müdahale etti..!
Masada bıraktı gitti...
Yanlış hesap Bağdat'tan dönerdi de. . .
Durmuş kalp, masajıyla şokuyla ritmine devam ederdi de. . .
Artık sadece, izafi bir benliğin cümlelerde izafi bir kelimede sürdürdüğü varlığı,
Yegane Var Olan'a bağlanıp böylece var kalabiliyorken
Arifin biri o ben'i de benden aldı..!
Daha dibi yok sanıyordum, düşmeye talip olduğum kuyumun...
Halil'in arkadaşı çökertmeden çıktı da arifin muhatabı çıkamadı...
Halil'in arkadaşının artık "aman başı selamet" de arifin arkadaşının "kıyamet" . . !
Meğer düşülen kuyunun dibi bile daha derine çökermiş . . .
Söyle Yusuf! Kuyuların piri sensin söyle!
Ortada artık kelamda bile var olamazken var mı bu yok'a bir göz aydınlığı kova..?
Söyle pirim söyle!
Sular içinde susuz mu kalmaktayım yoksa susuz bir kuyunun suyu mu olmaktayım!?
Var mı bir göz aydınlığı bu yok'a!?
"Ne kadar çok 'ben' diyor"muşum. . .
Söyle Mecnun, bu kez sen söyle!
İnsan kaybettiği aşkının adını ana çağıra, sora haykıra nasıl arar sen söyle. . !
Ahhh! Edemem şikayet. . !
"Biz"i bilmeyene "Ben"i nasıl ettim emanet!?
Nedir bu her şeyiyle anlatan teslimiyet. . ?
Ahhh! Edemem şikayet. . !
Ah ne bu makam, ne bu beste, nedir bu güfte?
"Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime
Perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime"
Söyle tarihim söyle! Utanma söyle!
Yüzsüzlüğümü maskeleyen gözyaşlarıma bak da söyle!
Bu kaçıncı he!?
Dost diye kendimi feda edişim kaçıncı!?
Ne sözler verdim, ne yeminler, tövbeler ettim!
Bozdukça tutmakla tükenmiyor kefaret orucum. . .
İlahi dersi almaya sırtını dönmüş gönlüm ki bitmiyor kadere borcum. . .
Bu kez benlik mabedime soktum dost diye eli,
Değdi mabedimin göğsüne namahrem eli. . !
Ahhh! Edemem şikayet. . !
Ah ne bu makam, ne bu ne bu beste, nedir bu güfte?
"Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime
Perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime"
Bre gafil, Hakk sana kafi değil mi!?
Nedir bu gayr-ı meşru dost sevdan. . ?
Hakk'ın sana olan hediyelerini ele feda etmeye hiç çekinmedin mi!?
Doymadın mı gölgelere, nedir bu aynalara sevdan. . ?
Yıllar feda ettin, bir bacak feda ettin yetmedi mi. . ?
Hakk'a dost olanla dostluğa bir baş feda etti diye Şems
Hevese gelip tekrar tekrar feda edebilirim mi sandın bir nefs!?
Hangi tokat getirir seni kendine!?
Ah ne gaflet bendeki..!
Mermer tokatlayan bir dost ararsın şimdi. . .
Hep aradın belanı, Allah da verdi hep hayrını. . .
Ahhh! Edemem ben şikayet. . . . . . . .
Sardı korkular, evhamlar, şüpheler, zincir üstüne zincirler ve kilit üstüne kilitler. . .
Ahhh söyle İbrahim! Söyle ateş cennetlerinin piri, söyle!
Bu putu içime diken kim!??
Söyle pirim söyle!
Böyle böyle gönül mabedime kaç put diktim!?
Söyle pirim, bende yanan ateş beni neden yakıyor!?
Ahhh kaybettiğim benliğim "Allah'ın yardımı ne zaman?" diye sormaya bile korkuyor. . .
Ne bu beste, ne bu güfte?
Neşet Ertaş duyuluyor:
"Kendim ettim kendim buldum gül gibi sarardım soldum"
Söyle Davud, söyle zırhların demircilerin piri söyle!
Hakk ellerine nasıl bir ateş verdi ki demir yumuşatıldı senin ellerinde..?
İçimde yanıp beni de yakan ateş, eritince putlarımı
Çıkıp dışarı iner mi benim de ellerime. . ?
İçimdeki ateş şirkimin günahını, kirini temizleyip de
Şekil vermek üzere benliğimi, yumuşatır mı ellerimde!?
Söyle Süleyman, sen söyle!
Görünen ve görünmeyen dünyaların hükümdarı, hükümranlığın piri sen söyle!
Var olmayan bir benliğin hükmü geçer mi bir şeye!?
Ürkek narin bir ceylan aslandan kaçmasın da ne yapsın!?
Kaçacak yer kalmayınca boynunu vermesin de ne yapsın!?
Ahh ki ne ahhh!
Daha bu sabaha karşı aslan arifin biri, son kaçış noktamda aldı boynumu,
Söndü gözümün nuru. . .
Gök girip kızıl çıktı mı dişleri bilmem lakin
Altta yer çöktü, üstte gök göçtü. . .
Ne sandı ki "ben"i . !?
Dizliye diz çöktüren, başlıya baş eğdiren bir ulu hakan?
Açları doyuran çıplağı donatan kut, güç, ülüg sahibi bir han?
Oysa sadece yaraları doğuştan, kaçmaya zor nefes yettiren kanayan bir ceylan. . .
Aciz, fakir, kusurlu, noksan. . .
Sen söyle ey ölmeden göklere yükselen!
Ey ruhaniyat piri..!
Ruh'ül-kudüs'ten üflenen, ölüleri nefesiyle dirilten ruh pirim, sen söyle. . .
Nasıl ölmeden nefis, arş-ı alaya yükseliriz. . ?
Kendinden feda ede ede mi? Feda ola ola mı dostlara. ! ?
Son akşam yemeğinin muhabbet ve sadakat sofrasında. . .
Nasıl ihya edilir ölmüş bir benlik, sen söyle pirim. . .
Ellere lal olmuş bir dil vardı, bin bir zahmetle konuşturduğum,
"Ene! ene!" diye arayıp sorduğum. . .
Ah altın kafeste olsa ne gam bülbülüm
Bülbülü dut ile besledi Güz Gülü'm. . .
Arifan kırdı kalemimi, kırıldı benden konuşan kalemim: ben'im.
Şimdi çınar gibi ellerini dökmüş Eylül'üm. . .
Eylül evet evet Eylül'üm. . .
Şimdi susacak başka mevsimler var. . ."
Şiiri paylaştım ama beklendik bir tepki alamadım, anlamadığını düşündüm. Anlatmaya çabalıyordum ama sebep olduğu ilk şeyi yani; nasıl katlettiğini bendeki pamuk ipliğine bağlı Ben'i, nasıl can çekiştiğimi... Bir maktulün öfkeli, sert ve keskin ruhu vardı ifadelerimde. Arkadaş bir veda teşekkürüne başladı sonra... Oysa sadece anlaşılmak, hissedilmek bekliyordum sebep olunan ikinci şeyi yani hikmeti paylaşmak için...
Teşekkür muhabbetine başladığında "Kime, ne için teşekkür etmek?" diye sordum ve de teşekkür konusunu neden açtığını. Ben kesin ve sert konuşunca birilerini hatırlattığını söyledi, sonra da peşine aceleyle ekledi; bir kaç devlet dairesi ismi... Ben de yedim sanki... Neden dürüst olmuyorsa..? Hasılı bir şekilde birbirimizin çoooook eski yaralarını kanattık sanıyorum... O özür diledi bunun için ama ben özür dilemedim henüz bunun için çünkü dürüstçe söylemeyi değil hedef saptırmayı seçti. Neyse...
Sonrasında kendim adına çok önemli bir şey keşfettim. Hazırladığım Müzzemmil-Müddessir sureleri ışığındaki psikolojik çalışmayı kendime uygulamak için çözülecek travma arıyordum bir müddettir, cevabı/aradığımı Allah, bu arkadaş vasıtasıyla vermiş aslında bana :) Sonra da çalışmanın ilk basamağını gerçekleştirdim; 23 yaşında, dershaneye giden ve kendini tanıdığı gibi bulamayan, zekasına en ihtiyacı olduğu anda birden bire gerizekalı olduğu gerçeğiyle karşılaşan NS'ye gittim, 23'ündeki kendime, "her şeyim sandığı şeyi" kaybettiğini sanan kendime... Yaza yaza kelimeler aleminde kısa bir ziyaret gerçekleştirdim. Sonra da bir sürü rüya gördüm.
Okçu; Benlik kullanıcısı... Okçu ustası; Benlik ustası..!
Ok ve yaysız vurmak; Hedefe ulaşmak için artık Ben'liğe ihtiyacı olmamak..!
Ne derin ve ne harika bir mana ya Rab..!(Kendini bilen Rabbini bilir formülünde artık kendine/benliğe ihtiyacı kalmayacak dereceye çıkmak marifetullah yolunda) Anlamaya muktedir kılınmış idraklara selam olsun! Ne yüce bir kut bu, Hakk'tan kula..! Şükürler olsun!!!
En az 30 dakika insanın içindeki acı olay üzerine aralıksız yazması bilinç altının işleyemediği malzemeyi yeniden ele alıp ortaya çıkarıp bu kez daha çok duyu ile işlemesini sağlar. Ben de benlik katili arkadaşa yazmaya başladım böylece:
"Birkaç yıldır birlikte her hafta Perşembe akşamları gönüllü grup terapileri yaptığımız bir gurubum var. Kuran'dan surelerin mealleri üzerine psikolojik tefsirler yaparak ilerliyoruz. Müddessir ve Müzzemmil adlı surenin insan psikolojisine bakan tefsirini bitirdik ve bu surelerde tarif edilen psikolojik terapinin şablonunu çıkardım. Basamaklandırdım, kurgusunu hazırladım vesaire... Hatta ilk çalışmayı da yaptık. Ama tabi ki ben terapiyi yönettiğim için kendim katılamıyordum. Ve de bazı arkadaşlar acil işleri çıkması neticesinde katılamamışlardı. Neyse bu sorunu terapiyi kayda alarak çözdüm. Geçen gün de tıpkı Müzzemmil'de tarif edildiği gibi Teheccüd vaktinde kalktım (uzun zamandır ilk defa erkenden uykum gelmiş uyumuştum), bahsedildiği gibi namazı kıldım ve Kuran'dan tane tane okudum Müddessir'i. Sonra da peşine terapi kaydını açıp kendim terapiyi uyguladım kendime. Peşine de bir sürü rüya gördüm tabi. Ama mesele şu ki hazırladığım ve bir kısmını uyguladığımız çalışmanın şimdi yeni baştan tamamını yapmaya başlayacağız. En az 7 veya 21 gün Teheccüd vakti kalkıp çalışmayı uygulamaya başlayacağız.
İlk basamak şu: korktuğumuz, yalnız ve çaresiz, kimsesiz kaldığımız bir andaki kendimizle görüşmeyi seçeceğiz... Sure, "Ey örtüsüne bürünen!" diye başlar çünkü Allah rasulü de ilk ayet indikten sonra bir süre hiç ayet inmez, ilham gelmez bir yalnızlık, kimsesizlik, korku hâli yaşamıştır ve bu ayetler kendisine Hakk'tan gelmiştir. Ben de hangi ânı, hangi Nurcem'e gitmeyi ve konuşmayı, sifalandırmayı seçsem diye düşünüyordum. Pamuk ipliğine bağlı benliği kırınca bir arkadaş, yandı tabi can ama boşa değil elbet. Soruma cevabı bu arkadaştan vermiş bana Hakk😊 Şifalanması gereken, "kalkıp uyarmam" gereken (surede ikinci ayet "kalk ve uyar!") 23 yaşındaki Nurcem'miş. Allahtan gelen ilhamın kesildiği yani zeka, anlayış, kavrayış, sezgi, hafıza gücü, irade edip hükmetme kendine gibi aklî melekelerin benden alındığını anladığım halime. Hakk'ın bana en büyük lutfu olduğuna inandığım akıl ve zekanın ellerimden alınmış olduğunu ve artık insan değil hayvan derecesine indirildiğimi anladığım an...
Şimdi Peki benim sana yaptığım gibi arkamda olup takip edecek misin beni? 😉 Bu yolculuğa davet geldi Hakk'tan bana, yapabilirsen arkamdan gel benim için veya senin için (her halükarda sonuç değişmeyecek hepsi de bizim için olacak) başka birisi birinin bu yolculuğunda ona vekil olduysa çalışma sonunda ona deriz ki "Kendi hayrına olan her şeyi alıp gerisini bırakıp şimdiye, bulunduğun âna , kendine geri dön"... Kendimiz de rehberlik ederken o niyetle başlarız seansa... Çalışılacak olaydan hayrımıza olan dersi, hikmeti, şifayı almaya. . .
Yaşanmış acı bir olay hakkında en az 20 dakika aralıksız yazmanın şifa olduğunu söyleyen bilimsel çalışmalar var. "Anlatma ihtiyacı" mı demiştin bir ara..? Belki de şifalanma ihtiyacıdır. . .
Peki insan birilerinin yaşadıklarına şahit olmasını neden ister??? Yalnız olmamak, kalmamak için mi? Paylaşmak, bölüşmek için mi? Destek bulmak için mi, haklı olduğunu duymak için mi? Yoksa "anlaşılmak tutkusu" mu?
Madem Allah, yaşanacak her şeyi biliyor ezelî ilmiyle... Madem sonuçlar daha hiçbir şey başlamadan belliydi... Neden bu dünya sahnesi kuruldu?
Şahit olmak için mi yoksa. . ?
Hem Hakk'ın şâhitleriyiz yer yüzünde, hem birbirimizin şâhitleri... Yoksa şahit olmak görerek güzelleşmek midir?
Kainat, Hakk'ın kendi yansımalarını Esma, sıfat ve tezahürleriyle seyrettiği/şâhit olduğu bir ayna ise İnsan da Hakk'ı tanımak bilmek için yaratılmış olan ise kendine bu iş verilen ben'lik ile diğer insanlarda/aynalarda kendi iç dünyasını seyrediyor değil midir. . ?
Vahid-i kıyasî. . . Acziyet ve fakriyet dışında her şey Vahid-i kıyasî... Acz ve fakr yalnızca bizim izâfî ben'imize ait. . .
Ne diyor Nebî, miraca çıktığında Allah: "Bana neyle geldin?" diye sorduğunda?
"Sana Sen'de olmayanla geldim!"
Acz ve fakr. . .
Yani hiçbir şeye kudreti olmamakla birlikte hiçbir şeye sahipliği de bulunmamak. . . Namazın tahiyyatı bu konuşmaların geçtiği yeri temsil eder. Ve hayran hayran ben, o olmak isterim... "Sana Sen'de olmayanla geldim Rabbim!"
Kul olmanın mührü bu, uluhiyetin iki koca şovalyesi: acz ve fakr. . . Haddi aşsan sillesini yersin! Yedim..! Şikayetçi değilim (ama şimdi değilim 🤭 bugün yesem anında içimde bir şey itiraza kalkar ama dilim ve aklım "Hak ettim!" diyebiliyor kendime şükür🤭) bu ikisinden yediğim tokatlar kendime getiriyor ben'i ne kadar sızlansam da. . . Belki doğru ifade Hakk'a getiriyor olması, kendimi aşıp. . .
İşte o tokatların bugüne kadar ki en büyüğüydü bu... Tutunduğum tek kudretli şeydi o vakte kadar elbet aklım... Her şeye, anneme, babama, ablama, zulümlerine karşı kullandığım ve savaştan zaferle çıktığım en kuvvetli silahtı o bana verilmiş olan... O silah elimdeyken dedim ben: "Ben hayvan gibi gezip tozup, eğlenip yiyip içip uyuyan üreyen bir mahlukun ötesinde şeyler yapmak için yaratılmışım!!!"
Buydu benim göğsümdeki en kuvvetli inancım! İmanım..! Buydu beni güçlü kılan, dik tutan... Aşık olduk aşk istedik, yarin yüreği açılmadı. Asıl aşık olunacağı bulduk, ilim istedik ki O'nu o ilimle tanıya tanıya sevelim, sanatına hayran kalalım, inceliklerini, muhteşemliklerini anlayacak seviyeye çıkalım. Layık olalım sevmeye O'nu... Öyle kolay değil gerçekten sevmek...
Okumayı bu yüzden istedim ben; çalışmak için değil, para kazanmak için değil, kendi ayakları üstünde durmak, eline ekmeğini almak falan filan için değil... Ben öğrendiğim her şeyde O'nu tanıyabiliyordum ve hayran oluyordum. (Ama bunlar 23 yaşındaki Nurcem'in sözleri, o anlatıyor ben yazıyorum sadece arada eklemeler yapıyorum hakikate dair, gerisini o anlatıyor) okumak ve okula gitmek istiyorum ve cezbeden yanı da O'na hayran olup tanımak... Neye düşkünsem onu vermedi sanırım ama beni onun yokluğuyla eğitti, terbiye etti, yüceltti kendine doğru. . . Sonuçta bana aslında istediğimi veriyordu😊 Kendini..! Bunu henüz 23 yaşındaki bilmiyor. O kıyametini yaşamakla meşgul...
Kimdi? Bu soruya öyle uzun cevaplar verirdi ki, kitap bile yazabilirdi... En çok zekasını seviyormuş... Her şeyin farkında olmayı, bilmeyi seviyormuş... Ne kadar acı bile olsa gerçeği istiyormuş... Yemek, bulaşık, temizlik, çocuk yapmanın aşağılık dünyasına ait değilmiş o, ruhu bunalıyormuş, ötesine Aşıkmış. Bir kere sevince vazgeçemiyormuş. Kartal gibi ruhuyla sevdiklerini gözetliyor, dua ve ruhaniyetiyle kaplamış etraflarını (Rabbi onu o kadar seviyor ki onun sevdiklerini de o istedi diye koruyor gizli inanç bu) kudretli olduğuna inanıyor. Tek bir cümleyle hiç el kirletmeden, dokunmaya tenezzül etmeden söz ile kalpten vurup alaşağı edemeyeceği bir insan henüz görmemiş. Usta bir okçuymuş yani görülmez okları görülmez yaylara gerip sürebilecek kadar ustaymış ama en ustası değil... Çünkü unutmamış ne oku ne yayı henüz... Oku da yayı da aklıymış onun!!!
Nihayet olmazları oldurmuş Rabbi, devletin işleyişini değiştirmiş onun ve onun gibi ilim aşıkları hatunlar için... Hakka ihanetti emrinden cayıp okumak, zira okul var olmasındı Hakk'a daha fazla yaklaşmayacaksak... Örtü vazgeçilmezdi, baba zoruyla takıldığından değil arzu ettiğinin arzusu olduğundandı...
Bir şekilde zaman içinde olmazları oldurup Hakk, "Buyur!" dedi kuluna, "Hadi tut sözünü, oku Ben'i ilmimde!" yapmak için yaratıldığına inandığı meslek için okuyacaktı ama bunu yaparken kim bilir nasıl O'na hayran kalacaktı. Bu yolda ne zeka dökecekti, en alasını yapacaktı. Bugün gülüyorum hedefine Boğaziçi Psikoloji. Zavallı, hâlinden haberi yok daha. İçindeki ilim aşkıyla, kafandaki zekayla okursun tabi peki ya Allah alırsa ikisini de senden!? Hala okuyabilir misin Hakk için, Hakk adına!?
Sanıyordu ki eskisi gibi olacak. 8. Sınıf matematik kitabını, bir bilen iki saatte anlatınca anlayacak🤭 sanıyordu ki eskisi gibi sadece öğretmeni dinlemek yetecek anlamak için: hem anlattığını, hem sınavda soracağını, hem sorulabilecek soruları... Sanıyordu ki eskisi gibi bilmediklerini feraset gözüyle bulabilecek şıklar arasından... Sanıyordu ki bu sınav için bilmediklerinin hepsini öğrenecek ve bu kez ülkede derece yapacak. Üzülüyorum ona. O henüz bilmiyor daha... Sanıyor ki zeka onu kurtaracak zillet olan evlilikten... Babasının evleneceksin diye zorladığı cemaatten olan kişiyi adına bile bakmaksızın reddetmesi, kafa tutması kolaydı. Zaten hiç sevmezdi öyle cemaat bıyıklı, aynı kalıptan çıkma giyinen, özgün olmayan, özgün düşünemeyen, kalıpların içine sığmış ve kalıpların içine sokacak olan yasakçı dar kafaları. Hem ne yapabilir ki babası, imza yetkisi onda değil ki!? En fazla döver, en fazla ölür, sorun yok zaten ölecek bir gün. Davası için direnirken ölsündü ne olmuş. Allah onu; öğrensin, tefekkür etsin, yaralı gönüllere dokunup şifa eli olsun diye yaratmıştı, bir sürü kabiliyetle donatmıştı (bugün aklıma bile gelmiyor o kabiliyetler saymak için bile üzgünüm somutlaştıramayacağım bu yüzden)... Ama işte gel gör ki...
Gördü ki... Hiçbir şey eskisi gibi değildi... Eskiden hesap yapardı "Eğer ben normal zekaya sahipsem etrafımdakiler normalin altında, yok eğer onlar normalse ben yüksek zekaya sahibim demek olur ki bu çok düşük bir ihtimal, olamaz, kesin etrafımdakiler aptal veya bilerek aptal olmayı tercih ediyorlar. Aptallık bir tercih meselesi, hiç kimse anlamak istemeyen kadar aptal ol-A-maz!!!" Oturup kahkahalarla gülerim bunlara şimdi. Aldın mı cevabını kızım!? Kim istermiş aptal olmak? İstenecek bir şey miymiş bu!? Tercih meselesi miymiş!? Hiç tahammül edemezdi de kendisi aptallığa, aptallara... Ama mutlaka bir aptal gelir ince ince dokuduğu, her bir detayına uzun emek ve zaman harcadığı o şeyi saniyeler içinde berbat edip çıkardı. Bir şeyi mahvettiğinin bile farkına varamayacak kadar aptal olarak niye kızdığını bile sorardılar... Bilinçli aptallıkla suçladı insanları çoğu zaman belki de. Eeee Rab herkesin Rabbi! Haddi aşarsan tokadını yersin şovalyelerin😉
Daha önce 14 yaşında lank diye birden yatılı okula başlatıldığında okulların kapanmasına iki ay vardı. Okul birincisi, gözde öğrenci olmuştu. Nasıl olduğunu bilmiyor aslında çünkü bunun için bir şey yapmadı. Sonra bazı tehlikelerden kaçmak için eve yakın okulda devam etmek istedi 8. Sınıfa. Ağır bir bedel ödedi bunun için, onu geçiyoruz. Orada da nasıl olduğunu bilmiyor muhteşem öğrenci olmuştu. Her öğretmen kendi branşını tavsiye ediyordu devam etmesi için. O sadece öğrenmeyi seviyordu, çünkü O'nu öğreniyordu.
Tamam 24 yaşındaki sen anlat hadi, üzgünüm hem seni ötekileştirmiş gibi olduğu için bu o bakış açısının. Seni tüm gerizekalılığınla kabul ediyorum😉 gerçekten bak! Bu yönümle senden ayrışıyorum bak! Sen kabul etmezdin aptallığı... Artık bunun da Hakk vergisi olduğunu bilenim ben ve sen de öğreniyorsun bak şimdi çok fena acı çekerek...
Üzgünüm daha önce yanına gelip sana bu yaşadıklarının hakkını, hikmetini anlatmadığım için. Seni bu ateşte yıllardır yanar halde bıraktığım için üzgünüm, özür dilerim. Seni unuttuğum için özür dilerim... Biliyorum sana verilen onca aklî yeteneği en ihtiyaç duyduğun anda bulamadığında yaşadığın şoku... Biliyorum hayvandan farkın olmadığını fark ettiğindeki cehennem azabını... "Evlen vatana millete hayırlı çocuklar yetiştir." dediklerinde şimdi diyecek hiçbir sözün kalmadı buna karşı, biliyorum. Bir kez zeka verildiyse mutlu olma şansını kaybediyorsun üzgünüm. Aptalları mutlu kılan aptal olduklarının farkında olmamalarıdır ki bu da Allah'ın bir lütfuymuş inan.
Ama sen hak ettin kabul et, zeka da Allah'ın lütfu ve herkese eşit vermemiş. Oturup şükredeceğine elalemin aptallığını kınadın. Sana ne!? Sen haddini bilsene be gülüm! Herkesin hayat dersi herkese konulmuş sınırlara göredir. Niye herkesi kendi ölçeklerinle ölçüp hüküm giydirdin!? Allah rasulü "İnsan kınadığı başına gelmeden ölmez." diyor. Kınadık ve başımıza geldi, şükür ki Allah farkındalığımızı almamış elimizden. Şimdi söz sende:
"Bir eşik... Akıl ile delilik arasında bir eşik... Tam önündeyim. Dershanedeki sınıfta kapının önündeki ikinci sıradayım. Teneffüs bitmiş zil çalıyor. Hangi ders başlayacak hafızamda yok ama kalbim "matematik!" deyip arıza çıkarmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyorum ama bir şey oluyor. Kalp atışım, kontrol edemiyorum çıkıyor çıkıyor, ellerim titremeye başladı. Korkuyorum... Çıldırasıya korkuyorum o öğretmen bana "Gerizekalı!" der gibi bakacak veya bunu dillendirecek diye... Canım yanıyor çünkü bu bir hakaret değil hakikat!!! Geri zekalıyım... Artık..! Vücudum üzerindeki kontrolü kaybetmeye başladığımı anladım, o eşiğin önündeydim işte ve kendimi durduramazsam bir daha geri alamayacağım nokta bu! Sanki perde açıldı da gösteriliyor bu o eşik işte! Bir kere geçersen. . .
Ama kontrol edemiyorum, ne kalbimi, ne ellerimi, ne vücudumu..! Yayılıyor gittikçe! Korkuyorum... Ama anladım, kimse boşu boşuna delirmezmiş. Durduk yere kimse o eşiği geçmezmiş. Ama etraftakiler insanın içinde neler olduğunu bilmedikleri, anlamadıkları, hissetmedikleri için durduk yere oldu sanırlarmış. Bana da öyle olacak. "Çok zekiydi, sonunda delirdi..." diyecekler. Hayırrrrrr! Yalan bu yalan!
Evet kalbimin, bedenimin kontrolünü kaybettim bir şey hala benimle! Düşün! Elindekini kullanarak değiştir ve durdur! "Düşün 'en çok sevdiğin koku?' düşün ve onu şimdi öyle düşün ki o kokuyu duy!" Öyle ilham edildi o eşiği aşmaya ramak kala... "Okyanus! Okyanus kokusu!"
Aklın/düşünce gücünün, kalbin üstünde hükümranlığı varmış...
Sınıf kapısında matematik öğretmeni göründüğünde burnumda Okyanus kokusu vardı ve hiç kimsenin ruhu bile duymadı Azrail'in elinden aklımın alınışını... Gerçi ben ona ruhumu sunmuştum fakat ona emir aklım için verilmiş..."
""Bak Allah'ın yardımı, İlhamı seninle..! Bırakmadı seni yine..! Yine perdesiz, yine başka bir insanı kullanmaksızın sadece kendisi kurtardı seni... Kelîmullah makamı bu... "Artık üzülme, gözün aydın olsun!" Musa'nın annesine de böyle söyledi Allah, İsa'nın annesine de... Artık üzülme NS, gözün aydın olsun Rabbin seninle...
Anlamıştı olmayacaktı hedefi. Ama kimseye bir şey diyemiyordu da. İddialı hâli gitmişti çoktan. Fakat çok garip eve her gelen o çok yüksek hedefe gayet emin şekilde "Sen yaparsın!" diyordu.""
"Yapamam!" deyip bahaneler sıraladıkça kimse dinlemiyor, yapacağıma olan eminlikleriyle beni susturuyorlardı. "Yapamam çünkü ben artık geri zekalı oldum!!!" diyemedim yani hiç... Gerçeği bu acı haliyle söyleyemedim...
Dinliyorum ama duyduğum şeyi algılayamıyorum. Önceki kelimeyi sonraki kelime geldiğinde unutuyorum. Dolayısıyla hiçbir cümle var olamıyor zihnimde ve anlayacak bir anlam bulamıyorum... Bir soruyu çok yavaş ve üç kere okuyorum anlamak için... Saatler sürüyor başkalarının yarım saatte çözdüğü soruları çözmek... Ve vaktim yok! Evde beni bekleyen 3 yaşında bir kız çocuğu var, babası bir halt-lar yemiş, annesini evden kovmuş, türlü türlü hallere maruz kalmış küçük bir kız çocuğu. Eve her geldiğimde heyecanla kapıya çıkıp "Teyje hadi şinema yapalım, hadi kelebekçilik oynayalım!" diyen... Beni bekliyor oynamak için... Bense ağlamak istiyorum "Senin teyzen artık bir geri zekalı oldu ve çok çalışması gerekiyor!" diyorum ama içimden... 20 dakika her gün onun gönlü kırılmasın diye içimde ölürken gülümsüyorum. Komiklikler yapmaya zorluyorum kendimi. Bitmiyor...
Evde canı yanıp evdeki herkesin de canına okuyan bir kadın da var. Zulme uğramış, doktorla evleneceğim diye yedi düvele dua ettirip sonunda evlenip hayalleri yıkılmış, harap olmuş, aldatılmış ama çocuğu babasını kötü bilmesin diye kimseye o kocanın yediği haltları söylemeyen bir kadın. Kendi babasına "Hepsi senin yüzünden, sen yaptın bunu bana, ben okusaydım böyle olmazdım, bu adamla evlenmezdim, kendim doktor olurdum, kendimi başkasının gerçeğiyle tatmine kalkmazdım! Hepsinin suçlusu sensin!" Diye haykıran bir kadın... Suratı pancar gibi kızarıp moraran bir baba var evde, bu haykırışlara gıkını çıkarmıyor. Ama benim ödüm kopuyor dövmeye kalkarsa diye. Görüyorum sabretmekten susmaktan neredeyse canı çıkacak adamın. Görüyorum canı çok yanıyor hepsi için... Geçmiş için, şimdi için, gelecek için... Bu kadının ateş saçan nefesinden herkes nasibini alıyor evde annem ve ben dahil...
"Ben evde iş yapıyorum NS niye iş yapmıyor!?" diye cingar çıkartıyor. Babamın ablama frenlenen öfkesi bana yöneliyor. Eziliyorum... Benim iş yapacak vaktim yok ki, ders çalışmalıyım... Hem de coooookk, geri zekalılığımı kapatacak kadar çoooook! Ama söyleyemiyorum... Birazcık anlayış olamaz mı? Çabalıyorum! "Geçmişle, geçmişteki yanlışlarla seni suçlamıyorum bak baba! Birazcık anlayış niye yok bana!?" Hepsini ablama kullanıyor, bana kalmıyor... Bağırmak ablama, susmak bana düşüyor... İçindeki durumdan kurtulması için üniversite sınavına girmesine ikna etmiştim onu ama biliyordum ilk yapacağı beni rakip görmek olacak ve maraz çıkaracak... Yapıyordu da...
Evdeki tek sıcak odada son ses TV seyrediliyorsa soğuk bir odada nasıl soru çözülür? Yatağın içinde soru nasıl çözülür.. Açıkta kalan sağ elin donup tutulurken onu ısıtmak için yorgan altına alıp sol elinle nasıl soru çözülür.. Çözüm... Her şeye bir çözüm bulabiliyordum da geri zekalılığa bulamıyordum. Kabul ettim. "Aşk ve zeka ile okunur okul Benim için peki içinden ilim aşkını, aklından o zekayı alırsam benim için yine de okur musun???" diyordu sanki Allah. "Sonuna kadar, elimden gelen ne varsa tüketene kadar..! Kazanamasam da görmek istediğin buysa ya Rabbi, kazanmak için değil Sen'in için çalışırım bu sınava..."
Tıbbın doktoru, ilmin hocası derman olmadı derdime... Zira bu Allah ile benim aramdaymış... Benim sandığım şeyin benim olmadığını bizzat yaşatmakmış... Sınanmaymış sadakat ve söz için. "Amaç mı önemli, hedef mi?" sorusunu soruyormuş Allah bana. Neyim varsa, kaldıysa onu verdim...
Mart ayına yeni girmiştik. Bir arkadaşım vasıtasıyla ablam biriyle evlilik için görüşmemi istedi. Şöyle iyi, böyle iyi. Resmini gösterdi "yakışıklı" diye. İçimden bir ses "Bu sinirli bir tip!" dedi, iyi hissetmedim. Sonra "Diksiyonu çok düzgün..." de şöyle de böyle dedi. Telefonda görüştük bu kişiyle yarım saat. Sadece adımı söyleyebildim onu da sorduğu için. Çünkü yarım saat kendini methetmekle meşgul olup sonra da kapadı telefonu. Dedim içimden "Bu ne lakaytlık, dj gibi gevşek gevşek de konuşuyor ne düzgün diksiyonu!? Ama işte ben geri zekalı olduğum için kendi aklıma, hissime güvenmiyordum artık. Bozuktu çünkü. Bozuk pusulayla yol gidilmez. Ayrıca çok canım yanmıştı insanlar hakkında hüküm vermekten yine cezalandırılırım diye korkuyordum da...
Dedim "Ne kendi aklıma ne başkasının aklına soracağım. Ben sadece Allah'ın benden istediğini yapacağım. Kime isterse ona versin beni. Zira ortada bir ben kalmadı okuyacak, anlayacak, tefekkür edecek, tanıyacak..." Dedikleri gibi başka bir işe yarayacak değildim artık madem... Ne kadar acı olsa da gerçek buydu artık... Kendimden vazgeçmiştim, sadece verdiğim sözden vazgeçmeyip sonuna kadar çabalayacaktım. Çünkü Allah o "Evlenmeyeceğim!" iradesini dayanağım olan zekayı alıp da kırdı! "Artık evlenebilirsin." dedi sanırım... Zillet miydi evlilik!? Buyur artık o zillete layıksın... Aşık olduğum o kendim nerde şimdi!? Kıyıp da kimselere veremeyeceğim kendim nerde!? Allah o benliği alaşağı eder böyle... Çok hayal ettim "İşe yaramayan başın, omuzun üstünde işi yoktur!" diye bir haykırışla elimdeki kılıçla kendi kellemi uçurduğumu... Ve itiraf edeyim içime de su serpiyordu bu hayal. Bu sadece bir hayal...
Aşık olduğun birinden vazgeçmek zordu evet ama aşık olduğun kendinden vazgeçmek!? Şikayet edemem ki... Edemedim de ama kabul de edemedim ki kolayca... Birkaç kere telefonda internette filan görüştük işte, sonra karar için ne beni ne de o kişiyi tanımayan birini istihareye yatırdık "Bu evlilik hayırlı mı?" diye. Çünkü kendi gördüğüm rüyaları da anlamamıştım, güvenmedim. Kararım "Rüya ne derse o!" idi. Öyle de oldu. Rüyayı gören kişi "Evlilik için görülebilecek en iyi rüyaydı." demiş ve sabah çok huzurlu uyandığını söylemiş. Başka da bir şey aramaya gerek yoktu. Son revize ettiğim dualarım kendi adıma "Beni kıracakların, üzeceklerin ellerine verme, onların kalbimi fethine izin verme!" idi... Vazgeçtim gitti sanıyordum kendimden... Daha dibi yok sanıyordum, her defasında oluyor...
Annem "Ben nişanlı kız göndermem!" dedi nişanlısıyla aynı şehirdeki okula. Evlendirip öyle gönderecekmiş. Hiçbir şeye de karışmadım daha. Rüyada ne diyorsa Allah, amenna... Babam "Siz nasıl geçineceksiniz!?" dedi. Dershane öğretmeniydi çünkü evlenilecek zat ve ailesinin de desteği yoktu, zaten babası da yoktu. "Burda nasıl yaşadıysam öyle!" dedim. İlk telefondan üç ay sonra nişan yaptık, iki ay sonra da düğün. Artık kimdim, bilmiyordum. . .
Hiçbir hissim yoktu, bomboştu içim, bir okul vardı okuduğum o da benim seçimim değildi... Bir eşim vardı, eşlik hissedemediğim... Ben ihtisas alanı uzaktan sevmek olan, ne anlar evlilikten!? Şiir de, şarkı de, yazmak de, izlemek de, rüyalarda aramak de, gözlerini kaçırmak de, sözlerini sakınmak de, kendini saklamak de ama evlilik deme... O çok başka bir kulvar. Ama onu da unutmuşum, muş gibi mış gibi yapmaya bir hayal olsun bulmaya çabalamışım.
"NS! Biliyor musun artık başka bir isim daha kullanıyoruz. Baban seni zürriyetinden çıkaracağını söyledi diye kendi soy ismini kullanmaktan vazgeçmiştin ya hani, ne kadar vefa olsun diye kullanmak istesen de. Ben barıştım babanla sen de barış olur mu? Bu kişisel bir mesele değil bu kadersel bir ders! Ve hep istediğin şey veriliyor sana: Öğrenmek! Tanımak Rabbini! Başka başka boyutlarda, başka başka özellikleriyle tanımak... Ben barıştım geri zekalı aklınla sen de barış... Hep istediğin şey verildi yine ama istemediğin şeyle!!! Rabbin sana emeğinin karşılığını değil kendi lutfunun karşılığını verdi..! Hakkının ötesini verdi işte!!! Ve sen evlenerek zillete falan düşmedin sadece babandan alınıp başka birine emanet edildin. Kalbini üzüp kırmayacak birine emanet edildin. Korkma Allah seninle! Onun kudreti de rahmeti de büyük, hikmeti de!!! Artık barışma vakti, artık yaşanılan her bir âna şükür vakti! Hiçbir şey kaybetmedin ama çok şey kazandın... Korkma Rabbin hep seninle. Hiç istemez üzülmeni korkma! Tıpkı senin de istediğin gibi O'nun istediği gibi biri olmak için eğitiyor seni... Bu sadece bir idman, antrenman... Geçti ve bitti! Bu "bilme" eğitiminde bizim için gerekli olan bu çok ağır yükü yüklendiğin için, bu çok büyük acıyı göğüslediğin için çok teşekkür ederim. Kader dersine saygı duyuyor, tüm eksikliklerinle seni kabul ediyor, onurlandırıyorum. Bugün bu görevden seni azade kıldık! Artık Rabbinden sana Fecr cennetleri var: "Sen Rabbinden razı, rabbin senden razı olarak cennetime gir!"
Bizim için kader dersi/okulu devam ediyor, senin için bitti 23 yaşındaki. Tâcınla, tahtınla, hılatınla, atınla, hükümranlığınla rabbinin sunduğu her lutufla orada bâki kal. Allah'ın selamı üzerine olsun, bize dua et.""
...
Evlilikle Birlikte
Dr. Nurcem Hanzadebek Çep




Yorumlar