top of page

16.BÖLÜM: Genzinde Bir Acıyla Uyanmak...

Güncelleme tarihi: 19 Haz


06.08.2024


Hafif ve tatlı bir uykunun içinde yol alırken bir anda koca bir horultunun kuvvetli sedasıyla uyanmak... Sağa sola bakıp odadaki tek kişi olduğunu görmekle birlikte genzindeki acıyı duymak... İlk defa horlamak ve kendi horultuna uyanıp şok olmak... Sonraki geceleri de takiben tekrar tekrar aynı rahatsızlığın kurbanı olmak... Garip bir şekilde dilimin arkasıyla nefes alış yerini kendimin tıkadığını, havanın geçiş yeri bulamayarak tahrişe neden olduğunu fark ettim, anbean yaşayarak, yarım yamalak uyur-uyanık halde, bu ne saçmalıktı böyle!? İnsan bunu kendine uyurken niye yapar ki!? Benim kendimle derdim ne!?


Hemen dosyalarımı karıştırıp horlamanın duygusal sebebinin yazılı olduğu sayfaları aradım. "Eski düşünce kalıplarını bırakmayı inatçı bir biçimde reddetme." ve "Sesini duyuramama, dinlenilmeme, kendini ifade edememe, sözlerini içine atma" gibi başlıklara ulaştım. Gece olup da her ses ve herkes sustuğunda insan sesini bilinçdışı olarak diğerine böyle mi duyuruyordu!? "Benim dinletemediğim çok sözüm var yaralayan!" mı demekti bu uykudan uyandırıp uyutmayan horultular!?


Kime anlatmak istediklerim kaldı içimde anlatmayı isterken!? Niye gürlüyor her gece içimdeki sözler beni uyandırmak pahasına!?


Ne zaman başladı bu garip horultu durumu sahi?


İlk defa birkaç ay önce sanıyorum.


Peki evvelinde anlatmak istediğim ama anlatamayınca derince yaralanacak içimde kalan bir olay yaşadım mı ben?


Ben pek birilerine derin şeyler anlatmak istemem ki! Eş Efendiden zaten öyle bir beklentim veya isteğim olamadı bile evliliğin 4. yılından sonra. Yapmayacağının ya da yapamayacağının bilinci 8 yıldır vardı. Onunla konuşmak nefes israfıydı, kalbe zarardı, akla ziyandı benim için. Neden ondan anlattığım bir şeyi dinleyip anlamasını bekleyecek kadar büyük bir zulmü kendime yapayım ki bu saatten sonra!? Ondan insani bir ilişki bekletim yoktu, katletmişti her konuşma ve anlaşılma çabamı veya ben duvara çarpa çarpa vazgeçmiştim sekiz yıl önce. O halde başka biri ve başka bir olay olmalı değil mi?


Kim o biri? Bir şeyleri kendisiyle paylaşmak istediğim, derinleşmek istediğim ama kelimelerimi, duygularımı içime tıkayan kim!? Beni anlayacağına inandığım, kendisine güvendiğim, savunmasızca içimi açmaya kalktığım kim!?


Evet...

Ahh o arkadaş..! Uğruna köpeklerin önüne atladığım, neredeyse bacağımdan olduğum o arkadaş... İlk defa böylesine konuşmak ve paylaşmak istemiştim kendime dair bir şeyi; kendi yaşadığım ve hayatımda tekrarlayan bir durumun içimdeki hangi kusurumu anlattığını paylaşmaya çalışıyordum telefonda. Yeni keşfetmiştim bunu ve tarafından anlaşılacağıma emin olduğum o arkadaşa anlatmaya başladım ki tekrarlayan olaylarda kendisinin de Eş Efendiyle birlikte aynı rollerde olduğunu, aynı şekilde bana davrandıklarını söylediğimi duyduğunda "Beni nasıl onunla aynı kefeye koyarsın!?" diye öfkelenip susmaksızın bağıra bağıra taramalı tüfek gibi saldırmaya başlamıştı. Önce şoka girdim, sonra yanlış anladığını anlatmaya çabaladım ama susmuyor ve dinlemiyordu ki. Onu suçlamışım gibi, öfke ve hınçla "en iyi savunma saldırıdır" gibi bir davranışla saymaya devam ediyordu... Defalarca araya girmeye açıklamaya çalışsam da olmuyordu, susmuyordu bile bırak dinlemeyi... Başka türlü olmayacağını anladım ve sesimin çıktığınca "Yeterrrrrrrrrrrr!!!" diye bağırdım! İşte olmuştu..! Böylece susmuştu, kırmamak için, incitmemek için alçak ve yumuşak tonda kalmak kar etmemişti, beni buna mecbur kılmıştı.


Şimdi de o şoka girmiş ve susakalmıştı. Böylece ne varsa içimde kırılmasın incinmesin diye sineye çektiğim "dinlememesi" ile ilgili hepsini dökmeye başladım ama görüyordum bu kez de içinden sayıp duruyor, içinden hızlı hızlı konuşuyor ve beni yine dinlemiyordu. "Sustun ama içinden konuştuğunu görüyorum, şimdi bile dinlemiyorsun bak!" dedim. "Madem biliyorsun o zaman niye konuşuyorsun!?................." diye başlayıp yine taramalı tüfeği eline almıştı ki "Dinlemeye hazır olduğunda ara, konuşalım." deyip telefonu kapattım. Peşinden bir sürü mesaj döşemiş upuzun, saymasına yazılı olarak devam ediyordu. Okumadım, zira okumak yine onu dinlemek olacaktı ki onun beni dinlemesi gerekiyordu artık! Son sözümü söylemiştim, dinlemeye hazır olduğunda konuşacaktım, benim dinlemelerim bu saatten sonra bitmişti! Biliyordu; adalet ve denge için gelmeyene artık gitmeyeceğimi, aramayanı aramayacağımı, dinlemeyeni de dinlemeyeceğimi. Kazadan sonra kendi adıma verdiğim en net karardı bu: insanlarla ilişkilerimde adalet ve denge! Başka bir deyişle "Testere gibi olmak: bir sana bir bana." Veyahut muhacirlerin dediği gibi "Ne kaa ekmek o kaa köfte!"


Peki o ne yaptı?


Ertesi akşam grupla yapacağımız online etkinlik vaktinden önce uyuya kalmış ve kimse onu beklememiş, aramamış, merak etmemiş, etkinlik onsuz yapılmış diye oraya da mesaj döşeyip guruptan da çıkmıştı. Halbuki grup kuralı vardı; 5 kişi katılım sağladığında etkinlik yapılacaktı ve kimse beklenmeyecekti.


Ben ne yaptım peki?


Hiç... Susmaya devam, o dinlemeye hazır olup arayana kadar...


(2025'ten bugüne notlar) O aramanın hiç gelmeyeceğini anladığımda çok zaman geçmişti üstünden, altı ay belki bir yıl. Konuşmak ve anlatmak niyetimin beklediğim kapısı açılmayacaktı. O halde ben de konuşmayacaktım!!! İsterse hiç aramasındı ben de hiç konuşmayacaktım! Ve bu karar 18'li yaşlarda yine çok değer verdiğim bir arkadaş için bir benzerini verdiğim karardı, "Eski düşünce kalıplarını bırakmayı katı şekilde reddetme" olabilir mi bu!? Dinlemek için hiç aramayacaksa ben de hiç konuşmayacaktım işte, o aramanın hiç gelmeyeceğini anladığımda ki en net düşüncemdi bu!!! Sanıyorum ondan sonra başladı kendimi uyandırdığım bu horlamalar... İşte o zaman başladım "Bu ne? Bu şimdi niye? Ne demek istiyor bana?" diye sorgulamaya. Şimdi fark ediyorum ki kalbimde tutunacak köşe bulamayınca duygular, anlatılmak istemiş karşıdaki kalbe ulaşmak istemiş, bir "Yeteeeeeeeeeeer!" nidasının ardında çıkmak ve duyulmak için ağzıma kadar gelmiş hızlı hızlı çıkıyorlardı fakat çıkıp da karşıda ulaşacak bir açık kalp bulamayınca burnumdan genzime dizilmişlerdi gerisin geri, kabule kapalıydı ulaşmak istedikleri kalp..! Ağzından verdiğin nefesi burnundan içeri alır gibi derinlere, derinlere, öyle derinlere ki artık ne gözüm ne kulağım ne kalbim ne aklım görmüyor duymuyordu devir daim etmiş, sırra kadem basmış duygularımı... Onlar da uykumda-en sessiz ve savunmasız olduğum anda, bana seslerini duyurabilmek için haykırıyorlardı: "Uyuma! Uyan! Bul bizi, duy bizi, dinle, anla! Oku! Kaçma! Manipülasyona uğratma!"


Önceleri mantıksal ve matematiksel kıyaslamalarla aklımı ikna edip kopardım duygularımla bağımı. Dedim: "Kimdi o!?" senin için, ona verdiğin anlam neydi ve gerçekte sergilediği "Kendisi Kimdi Sana?" kimdi bu ikili boyuta sahip kader oyuncusu? Ve de "Sen kimdin ona? Onun için, onun verdiği değer, yüklediği anlam neydi sana?


-Benim içimde kimdi o?


-Yetenekli, zeki, çevik, araştırmacı, öğrenmeye aç, ilim sevdalısı, derinleşebilen, ruhaniyata ait yeteneklerin ortaya çıktığı maddenin ötesindekileri deneyimleyebilecek potansiyelde ve idrakta gibi bir sürü özelliklerin içinde en öz ifadeyle "benim gibi!" olandı. Kendime eş tuttuğumdu, hatta belki kendim sandığımdı... Beni dinleyeceğine, anlayabileceğine, benim ona verdiğim bu yücelikte değer verdiğine inandığım, birlikte kendimizi şifalandırıp geliştirdiğimiz gibi başkalarına da bu konuda çeşitli yollar açıp sistemler kurabileceğimize, var olduğumdan beri hayalini kurduğum o tüm ilimleri çatısında toplayıp ilmin hakikatini paylaşacak olan okulu açabileceğimize inandığım kişiydi... Belki bende olmayan kısmı tamamladığına inandığım kişiydi. Dosttu; hep aradığım, hasretini ruhumda duyduğum, sanki ruhlar aleminden beri özlemini çekip dünyada mecnun gibi dolaştığımdı... Kendisini bulunca dünyaya dair her şeyi unutacağımdı. Yaram varsa açacağım, yarası varsa saracağımdı. Yola düştüyse yanında yürüdüğüm, derde düştüyse elinden tuttuğumdu. Düşsem yola yanımda, kalsam dertte elimden tutacak SAN-dığımdı. (Bir de tersten oku! NAS: insanlar-dan biriydi işte; eksik, hatalı, kusurlu, aciz, kendi derdine mahkum, kendi dersine sürgün... Bir SAN-rıdır inSAN inSAN-a. . .) O olsa dünyada başkası olmasa kafi gelecek kişiydi işte bana. Ruhuyla konuştuğum, ruhumu duyacak olandı. Kendimi kendinde bulduğumdu..! Kendisine feda olup kendimde fena olduğumdu. Şems ve Mevlana gibi. . .


-Peki "sana sergilediği kendisi" kimdi?


-Konuşan, anlatan, gülen, paylaşan ama asıl ihtiyaç duyduğumda beni-kalbimi-ruhumu dinlemeyen... Yanlış anlayan, kızan, saldıran, öfke saçan ama sonra hiçbiri olmamış, hiçbirini yapmamış gibi umursamadan, görmezden gelerek kendi hayatına devam eden. Konuşma, paylaşma ihtiyacını herkesle gideren... Her şeyi "kendi yapan". Kendini tamamlayan ihtiyacını benden alıp fakat ihtiyacım olduğunda beni tamamlamayıp yarım bırakan... Bana 8 yılda biri hariç ancak 8 kere gelen, onun da yedisi toplu yapılmış bir organizasyon için olan. Düştüğüm yolda yanımda bulamadığım, düştüğüm yerde bırak tutacak elini, esamesinin bile okunmadığıydı, sanki dünyada herkes vardı da bir o yaratılmamıştı, yoktu. Hayatımın köklü kırılma anları yaşanırken sağır sultan duyup destek olmuştu da o duysa da sağır kalmayı seçmişti, hatta kör, dilsiz, kötürüm, bitkisel hayatta gibi. Dost mu!? Ne dostu!? Arkadaş bile değildi o! Arkadaşlık bile yapmadı ki ihtiyaç anında! Taşınmam gerekti, yapayalnızdım, bileklerim ağrıdı taşımaktan. Temizlemek gerekti, tektim... Tadilat gerekti, bir başımaydım... Annemin, babamın kötü haberlerini aldım, kendimleydim. Bir ay hiç çıkmadan bir odada tek başına kaldım hayatımdaki her şey üst üste yıkılırken. Yarayı o açtı da bende, sarması bana kaldı... Dert olup düşürdü beni de; tutacak el aramak, içimde tutunamayanların elini tutmak bana kaldı. O "benlik korkuları" sevgisinden büyük olandı. . !


-Ben kimdim peki ona?


-SAN-rımdaki dost'tum ben. . . Kendi işini kurması gerekti, elimden geldiğince onunlaydım. Evi yıkılacaktı, en güzel hayalimi verdim ona, buldum öylesi bir ev. Tutmak için kefil gerekti, buldum. Borç gerekti, hallettik. Taşınması gerekti, eşya taşıdım. Yerleşmesi gerekti, ben de temizledim, yerleştirdim sabahlara kadar. Her anından haberdar olmak isteyen, sıkça kapısını çalan, anlattığı her şeyi dinleyip paylaştığı her şeye ortak olandım. Kendimce dostluk adına ne biliyorsam ortaya koyandım. Yanında olan, elini tutan belki çevresini sarandım. Belki hep ona gitmekten, onda kalmaktan bıktırandım. . . İstemesine gerek yoktu ki, ihtiyacı olduğunu düşündüğüm şeyi yapandım. İstese zaten koşardım. Günün, saatin, yolun, karanlığın, tehlikenin ne önemi vardı; ben "sevgisi korkularından büyük" olandım. . .


-O halde kaybettiğin SAN-dığın şey değil ki, sana sunduğu şey! Ve bu halde bir kayıbın da yok, kurtuluşun var! Yani neyi bıraktın!?


-Sanrılarımı. . . Onun hakkındaki bana olacağını düşündüğüm dostluk sanrılarımı bırakmak zorunda kaldım... Kaybettiğim sadece bir hayalin gerçeklik algısı... Kaybettiğim gerçekte dost sandığım bir angarya; dinleyip dinlenilmediğim, gittiğim gelinmediğim, iyisinde kötüsünde yanında olduğum ama ihtiyaç duyduğumda maddi manevi her anlamda yalnız bırakıldığım. . . Ve bu bir kayıp değil evet. . . Böylesini bırakmak bir kazanım, haklısın!


-O ne kaybetti peki?


-Benim SAN-rımdaki Gerçek Dostu ve Dostluğu, Şems ve Mevlana gibi. . .


Böylece aklımı ikna ettim, kaybeden ben değildim ki, niye üzüleyim!? Ben, hiç öylesi bir dostu bulamayandım, bulduğunu sanıp kendini kendisinde yok edendim... Duygularımla düşüncelerimin bağını böylece kesmiş oldum. Ama ne var ki ikna edilmiş bir akıl var olsa da elimde, henüz el değmemiş bir kalp vardı göğsümde. Aklıma gelemeyince duygularım, genzime dizilip kalmışlar meğer. . . Geceleri horul horul çağlamaya başlayınca bunu durdurmak istedim. Her şey oku'nması gereken bir ders içeriyordu ya hani, şimdi geceleri çağlayan bu horultuyu oku'ma vaktiydi. Ancak o zaman fark ettim aklımla bağını kopardığım duygularımın genzime yığıldığını, ancak o zaman anladım; ona söylemek için onun dinlemek isteyip de aramasını beklediğim sustuklarımın bana zarar verdiğini, sadece aklı ikna etmekle işin bitmediğini. . .


Hikmeti oku'mamıştım ki şifalanayım!!! Allah'ın bu olayla bana hangi dersi verdiğine bakmamıştım ki uçup gitsin acı duygular Hakk'tan geldiği gibi yine Hakk'a..! Ben Allah'ın bana olan ilk yardımını kabul edip " Yaratan Rabbinin adıyla oku!" işlemini yapmamıştım ki..! Yaşadığım olaya "Bu olayla, bu duyguyla Allah bana ne diyor, ne anlatıyor?" diye bakmamıştım ki. . !


Aldım duygularımı, yatırdım masaya, başladım soramaya.


-Bu duygular bu kişiye bakılarak yaşandı, o halde bu kişiye baktığımda gördüğüm kimdi!? (nedense zihnimin arka fonunda Tarkan'ın çok eskilerden "Kimdi" şarkısı çalıyor bu esnada: "Yine beni terk edip giden kimdi, kimdi kimdi kimdi? kimdi ah kimdi söyle!?")


-Kendim!


-Yani ben aslında "Mümin müminin aynasıdır" hadisince ona baktığımda kendimi görüyordum. O halde ondan alamadığım dostluk da "İhtiyacım Olan Fakat Kendime Yapmadığım Dostluk" oluyor. O halde yaşadığım acının asıl kaynağı neymiş!?


-Kendime yapmadığım dostlukmuş tabiki. . .


-Nasıl birisiymişim peki kendime karşı, nelerimi gösterdi bana Allah o arkadaş aynasında?


-Kendime karşı olan sahte dostluğumu, sahte arkadaşlığımı. . . İhtiyaç anında kendimi dinlemiyormuşum, manipüle ediyormuşum, duygularımı-kalbimi susturmak için aklımla sözel olarak saldırıyormuşum kalbime. Hissettiğim duygunun suçlusu aklımmış gibi sanıp saçma bir alınganlık gösterip savunmaya geçiyormuşum. Canımın yandığını, üzüldüğümü, incindiğimi, kırıldığımı, dağıldığımı görmezden gelip hiçbir şey yokmuşçasına umursamazca yaşamaya devam ediyormuşum başkalarını dinleyerek! İçeride duyulmamış, görülmemiş, dinlenilmemiş, değer verilmemiş bir "ben" bırakarak Başkalarıyla Konuşmaya, Başkalarını Dinlemeye, Başkalarının Derdine Koşmaya, Başkalarını Feraha Kavuşturmaya, Başkalarını Mutlu Etmeye ve Başkalarına Değer Vermeye Devam ediyormuşum. . . Kendimi Hasta ederken Başkalarına Şifa Olmaya Kalkıyormuşum. . . Hiç kendime gelip de nasılım diye bakmıyor, hiç kendimle vakit geçirmeye çalışmıyor "benlik korkusu" güdüyormuşum. Kendi Benliğimden Korkuma Kendime Gelmiyormuşum. Kendime olan korkum büyükmüş, kendime olan sevgimden. . !


-Peki Allah yaşadığım bu olay, bu duyguyla ne diyor, ne anlatıyor bana?


-"Kendinin dostu ol önce" diyor sanırım.


-"Kendini bilen, Rabbini bilir" formülünü bir denklem olarak kullanırsak eğer kendini sevmeyen Rabbini de sevemeyecek... Kendine değer vermeyen Rabbine de değer veremeyecek... Kendine dost olmayan Rabbine de dost olamayacak... Kendinden kaçan Rabbinden de kaçmış olacak. . !


-O halde bu yaşadıklarımın hikmeti: Allah'a giden yolun o korktuğum kendimden geçtiği hakikati mi!? Kendime yaklaşmadan Allah'a da yaklaşamayacak olmam gerçeği mi!?


-Allah bana: "Sana Gerçek bir Dost olan Bana gelmen gerek! Aradığın Dost Benim! Bunu biliyor ama bana gelmiyorsun Benim için! Ya ihtiyacın olduğunda ya bir toplu organizasyonda ya birileri vasıtasıyla çok az geldin bunca yıllık dostluğumuzda. . . Her ihtiyaç anında Ben vardım yanında! Ben hep sendeydim! Aradığın Dost'a gelebilmek için "benlik" köpeğinin korkusunu bırak! Bak ben gibi kıymetli Dost'u incitiyorsun Bana Benimle olmak için gelmedikçe... Ben değil sen kaybediyorsun. . !" mu diyordu . . ?


-...



Evlilikle Birlikte

Dr. Nurcem Hanzadebek Çep Yeşiloğlu

Yorumlar


Nun Külliyesi

  • alt.text.label.Instagram
  • alt.text.label.Instagram

©2022, Nun Külliyesi. Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page