top of page

15.BÖLÜM: 11'den 35'e Çizilen Yolun Sonu

Güncelleme tarihi: 2 Ağu


23.05.2023

Üç gün önceydi sanırım sahilde yürüyüş esnasında arkadaşla mesajlaşırken fark ettim: 11 yaşındaki kendimin kişiliği-hayatı-hayali için yaptığı planın, çizdiği haritanın sonuna geldiğimi, çeyrek asırlık bir devrin kapandığını. . .


Duyguların güce dönüştüğü, inadın iradeye, "Yapamazsın!"-ların "Yaparım!" inanç ve güvenine, engellerin güdüye dönüştüğü bir tasarım vardı NS imzalı, "Kendim" imzalı. . .


11 yaşında kendini iyi tanıyıp analiz etmiş ve elindeki malzemelerle kendine istediği güzellikte kişilik tasarlamış ergen bir kızın tasarım planının çoktan gerçekleşip bittiğini, artık elimde bir yol haritası kalmadığı gibi hedef ve imar fikirlerinin bile olmadığı bilmediğim bir yerlerde gezindiğim hem de amaçsızca vakit tüketip can sıktığım gerçeğini fark ettim. Çeyrek Asırlık Dev Proje bitmişti.


Sorun şuydu ki şimdi bu kendimi tanımıyordum. Sevdiği sevmediği, istediği istemediği, çizgisi, hayali, arzusu, tutkusu nedir; kimdir, nasıldır hiç bilmediğim bir noktadaydım. NS adını sevdim, adımla yaşadım, adımı yaşadım! Ve şimdi o devrin, o çağın kapandığı yerde bu alaca sabah karanlığını anlamaya çabalamaktayım. Artık hiçbir şey bilmeyen yeni doğmuş bir bebek gibi. . .


Şimdi NSHA devri başlıyor. . .


-""Zaferini kazandın, hissettiğin Hakk'tan emanet olan gücü kanıtladın. Hep "Ruh ile yapma"-yı, "ol"-manın sırrı olarak oku'dun. Belki bana senden yadigar bu elimdeki haritanın sonunda sırrını faş ettin fakat henüz oku'yamıyorum. . . Geldiğim noktada geçtiğim yolları unuttum belki. . . Belki seni unuttum. . . Ne sen kaldın ne de ben, artık bilmiyorum. Adını andıkça hatırlıyorum "Ruhuyla bilen" o kızı. . . Teşekkür ederim ve de tebrik ederim NS. Şimdi 35 yaşındaki NSHA'nın tanıma-tanımlama-hedef ve arzu doğrultusunda tasarım vakti belki. Belki bu kez öncedensiz, çok başka şekilde, çok başka bir kader sahnelenecek dedim ya bilmiyorum. . .


(2026'dan Bu güne notlar) Yaptığım onca psikolojik ruhsal çalışmaların ve iyileşmelerin ardında artık rüyalarım aynı sembolü tekrar eder olmuştu: Han Soylu. Ya asırlar öncesine ya kıtalar ötesine gidiyordu ama sembol aynı kalıyordu rüyalarda. Ben artık rüyalarımda ben değildim, ya bir şehzade ya bir prens, prenses. Onların hayatlarından kesitlerde onlardım artık. Acıyı da onlarla yaşıyor, huzuru da onlarla hissediyordum rüyalarda. İyi de tüm bunlardan bana neydi ki!? Niye başka başka zamanların, başka başka hanedan evlatlarının kader kesitlerini görüp duruyordum, niye onların ta kendisiydim bu rüyalarda?


Numerolojiyle ilgilenen bir arkadaşım ismimde eksik olan harflerin hayatıma olan olumsuz etkisini kısaca anlatmıştı bir gün. Ve eksik çakra harflerinin geçmişimdeki olumsuz tezahürü de aşikardı, her tespit cuk yerine oturmuştu. Tamamlanmak için bana bir isim gerekti..! Yeni bir kader, yeni bir yol haritası, yeni hedefler ve yeni bir inşa süreci demekti bu, bir isim daha almak. . . O sıralarda bir gün yatak odasından ayrılıp salona merdivenlerden çıkarken ismimdeki eksik harflerle rüyalarımdaki sembol bir anda zihnimde birleşti ve bu bir isimdi..! Ruhum bu kelimeye tüm hücrelerimi titreterek cevap veriyordu. Bu nasıl, nasıl bir heyecan ya Rabbi!? Bu ismi anmak neden seni anmak gibi!? Adıma karar göklerde çoktan verilmişti: kaderin Sahibinin mutaharrik kaleminden mübarek mürekkep akıp çizmişti levhayı "kun!" ile. . . Ferman Allah'ın, çizdiği yollar bizimdi. . . 25 Mart 2023 tarihinde arkadaş ve akrabalarıma yaptığım bir iftar davetiyle Ad Töreni düzenledik. Kendi ellerimle diktiğim o "kırmızı" modern kaftanı giyip aldığım o kahverengi börkü takıp yeni bir var oluşa adım atmaya çıkıyordum. Davetliler geldiğinde dua töreni için deniz kenarına indik ve dua halkasını kurduk. Bir anda her yeri sis kapladı. 7 yıldır bu mevkide yaşıyor olmama rağmen hiç rastlamadığım bir olay vuku buluyordu. dua halkamızın etrafı sis bulutuyla sarıldı. Sanırım sevgili dostum Mikail(küçükken bu melekle öyle samimi konuşurdum, hava olayları için kıyak isterdim kendisinden sokakta oyun oynayabilmek için daha fazla:)) Ad törenime kendi isteğiyle dahil olduğunu bildirdi :)) Aramıza katıldı:) Sonra herkes sırayla bu yeni bana, bu yeni hayatıma sonunda "Adınla Yaşa!" diyerek kendi yüreğinden ruhundan süzülen duasını etti. Dualar bittiğinde sis de dağılmış güneşle her yer görünür olmuştu. Törenden sonra Mevlevi abla yanıma yaklaşıp çok ciddi bir edayla: "Çok büyük bir şey bu, büyük şeyler olacak öyle ilham ediliyor kalbime, hazır ol!" dedi. İçime bir sıkıntı musallat oluyordu suratını ve sesindeki ciddiyeti gördükçe; ama razıydım işte! Ruhum buna kanatlıydı işte! NSHA olarak kainatta var olacaktım artık bahşedilen bu yeni kimlikle, yeni kaderle, yeni derslerle, yeni bilmecelerle, yeni baştan başka bir gözle Hakk'ı arayacak ve bi-iznillah bulacaktım adım adım verilen ömür müddetince. . .



27.12.2023

Rüya gibiydi. . . Kendi küfrümü iliklerime kadar fark ettirecek ve belki de artık izlerini hep bedenimde taşıyacağım şiddetli bir dersti. Şimdi sol ön bacağımda tibia plato parçalı kırığı müdahalesiyle 13 adet irili ufaklı vida, platin ve adını bilmediğim 20 küsür metal zımbırtı var.


Nasıl da koşa koşa aceleyle gittim belama. . . O "kırmızı" kemik dozerini depodan çıkarırken 7 Kasım akşam sekiz buçuk civarıydı ve sevgili kediciğim hiç adeti olmaksızın gelip beni bulmuş ve ciğer görmüş aç kedi gibi ayaklarımın dibinde can hıraş miyavlıyordu. . . Ben ne dedim ona peki? "Seni şimdi eve çıkaramam, sen beni burda bekle" Nereden bilebilirdim o bekleyişin 1 ay süreceğini. . . Hiç beni uyardığını, benim için miyavladığını düşünmedim. Uça uça gittim belama. . . Niye? Bekletmemek endişesiyle! Kimi? Beni 1 yıl bekleten, geldiğinde de annem memleketten geldi diye bana gelen veya toplu bir organizasyon için gelen o arkadaşı..! Bir kerecik canı benimle olmak istediği için bana gelmiş olMAyanı..! Bundan 10 dakika öncesinde yatağımda sıcacık uyuyordum mışıl mışıl. Uyandım ve telefonu elime alıp saate baktım ve de o arkadaştan gelen mesajı gördüm. Henüz uyku sersemi olan kafamla "bana kahvaltıya gelmeyi istediğini ve ne zaman müsait olduğum" sorusunu okudum. Yarın okulum yoktu ve üstelik eş efendi de bu gece nöbetteydi. Ben de cevap olarak "şimdiden gelebileceğini" yazdım. "Ben korkarım, gelemem bu saatte!" dedi. Buraya kadar her şey normaldi ama sonra ben "Bir çılgınlık yapalım, seni mopetle almaya geleyim." dedim. İşte bu çılgınlık sadece bana pahalıya mal oldu. Ne olmuş "arkadaş" gelmiyorsa!? Birlikte dağ, taş, deniz gezip keşifler yapmıyorsak, birlikte zikirler, tespihatler, namazlar tüm tabiatla arkadaş eşliğinde yapılmıyorsa ne olmuş!? Hepsini sevgili bacaklarımla ve sevgili kediciğimin eşlik etmesiyle yapıyordum ki. . ! Artık yapamıyorum. .. Bir daha yapabilecek miyim hiç bilmiyorum. . .


Şimdi Eyüp gibi "Zarar bana dokundu!" diye yalvarıp yakarsam şifa sularını benim için de fışkırtır mısın? Yıkansam o suda, akıp gider mi iliklerime kadar işlemiş yaralar, vidalar, kırıklar?


Ve evet! "Şüphesiz ben kendi kendime zulmettim. . !" Çıkar beni selamete ya Rab!!!


(2026'dan Bu güne notlar) Senin uça uça gittiğin sana adım adım bile gelmez... "Kır dizini, artık otur aşağı!" dedi sanki Allah. Yetmiş demek ki artık karşılığı ve iadesi olmayan ziyaretlerim, aşmış demek ki haddi. Hadsizliğime sol bacağımın kemiği parçalanarak had çekildi.


Bir müddettir içimde çeşitli kırgınlıklar yeşillenmiş sahibine ifade etmeye çalışsam da sebebi olduğu yaraları görmezden gelmiş umursamamıştı ki hiçbir fark olmamıştı halinde, tavrında, icraatında... Kabuğuma çekilmeye, elimi ayağımı çekmeye başlamıştım artık. Ev sembol dilinde herkesin kendi iç dünyasını temsil eden bir varlıktı. Dolayısıyla benim sürekli evine gittiğim arkadaşın aslında ben sürekli iç dünyasını ziyaret ediyor onunla, onda olmak, onda kalmak istiyorum demekti bu. Peki onun bana yıllardır gelmeyişi ve buna sebep olarak da köpeklerden korkmasını sunması!? Benim iç dünyama, benim hakikatime gelmeyip bende benimle yaşamayı istemediği ego ve benlik korkularına kapıldığını anlatıyordu. Anladıkça bu hakikati daha çok kırılıyordum sanki, daha çok üzüyordu beni bu gerçeklik. Biz elimizdeki her güzelliği kendine feda ederken, onun yücelişine basamak yaparken... "İlle de sen!" demişiz de karşımızdaki de meğer "İlle de ben!" demiş sadece... Böylece azalmışız zamanla, solmuşuz, çekilmiş suyumuz, hayat çekilir olmuş sanki damarlarımızdan. Nasıl bir küfür bu!? Nasıl bir put dikiş kalp mabedine!?


Hakk: "kendi şifacı yanını kendine döndür de iyileştir kendini, bu aynada gördüğün sana sunduğum şifacılığının kendi iç dünyana gelmeyişidir! Aslolan Benim, sen gölgelere takıldın yine. Sevdiğin/sevilecek olan Benim, sen arkadaşa feda oldun yine sevgi diye. Gör kendini artık! Gör de bak hayatta kendinle ilgili ilerleyemeyişinin asıl sebebi neymiş! Yaralı ve kırık yanlarını gör de onar artık! "ben" demeyi adaletle öğren artık! İçeride bir sen var şifaya ve ilgiye muhtaç, dön artık içeri!" dedi sanki bu kaza ile bana... Hem ders hem sınav hem yardım hem de ihtardı bana... Çok şey anlattı bu kaza!


O herkesle Allah'ı konuşurdu... Ben sadece onunla... Anlayan, anlamayan, bilen, bilmeyen umurunda olmaksızın Allah'ı konuşurdu o... Ben sadece anlayacağını düşündüğüm onunla konuşurdum Sevdamı... Bana benim için gelmeyişini taktım kafaya. Söyledim olmadı, acıttığını anlattım olmadı, beni uzaklaştırdığını da söyledim, söylemek çare olmuyordu. Alınacak ders vardı ki dert ediyordum..! Alamamıştım dersi de telafiye kalıyordum..!


Bir akşam okul dönüşü yatmış uyumuştum. Bir ara uyku sersemi saat için baktım telefona. Mesaj atmış, bana kahvaltıya gelmek istiyor yarın sabaha. Şaşırdım! Yoksa telafiye kalıp durduğum hayat dersini geçmiş miydim!? Arkadaşla olduğum sınav bitmiş miydi, mezun olmuş muydum!?


Eş efendi bu akşama nöbette olacaktı evde yoktu, yarın sabah okulum da yoktu, bu akşamdan gelsin-di... Otobüsle minibüsle gelinebilir ama korkuyordu. Dedim:

"Bir çılgınlık yapalım, seni mopetle almaya geleyim?"

Ama beklemek istemiyor gibiydi. Acele ettim, çabuk olmalıydım, hemen gitmeliydim, bekletmemeliydim. Azarlamasına fırsat vermemeliydim, tatsızlık çıkmasındı. Fırladım yataktan, ne bulduysam geçirdim üstüme zaten karanlıktı hava, ıssız bir yoldan gidecektim. Mopeti depodan çıkarırken Kedim beni buldu, hiç böyle yapmazdı, acı acı susmadan miyavlıyor ayaklarımda dolanıyor. Ona:

"Sen burda bekle, ben dönünce eve çıkarırım seni" dedim.

Sanki hayvan "beni eve çıkar" diyordu da... Bu bekleyişin bir ay süreceğini nerden bilebilirdim ki..! Şifa Tepesi'nin yokuşunu çıkarken "Geçtik..! Geçtik! Bu imtihanı geçtik!" diyordum heyecanla. Ulan salak ne geçmesi: o hala korkup gelmiyor, sen de hala ona gidiyorsun!!!😩 Anlamadığın dersi kafana vura vura anlatırlar sonunda... Öyle de oldu...


İnsanların şok anlarında bilinçleri kapanır ama bilinç altı ortaya çıkar. Bilincini aşıp ulaşamadığımız, savunmalarını kırıp içeri giremediğimiz o bilinçaltı malzemesi işte tam o zaman ortalığa saçılır.


Yokluk... Karanlık... Olabildiğine zifiri bir karanlık... Yer, gök, uzay, zaman, yön, duyusal his, beden varlığı yok...


Bir kadın sesi :"Kimi arayalım?"


Sadece ses var... Nerden geldiğini bilmediğim bir ses...


"Ambulansı."


"Eşin var mı onu arayalım?"


"Gelemez işte!"


"Arkadaşın yok mu, onu arayalım?"


"Gelemez, arabası yok!" (Allahtan köpeklerden korkar dememişim:))


"Kimi arayalım?"


"Ambulansı..."


Diyor ki bilinçaltı: "Ben Kimsesizim! Herkesin Benden Daha Önemli ve Değerli İşleri var, duyguları var. Kimse Benim İçin Gelmezzzz!!!"


Kimin izleriydi bu kimsesizlik!? 11 yaşında öksüz ve yetim kalıp gurbete çalışmaya giden babamın babası!? Askere gidip bir daha dönmeyen babasının gelmesini bir ömür beklemiş babamın annesi!? 11 yaşında Yunan isyanının içinde kalıp dağdaki Türk direnişçilerine yardım ederken zindana atılıp kurşunlanıp öldü diye dere kenarına atılan annemin dedesi? Kim bu içimdeki kimsesiz kalmış ve kimse onun için gelmeyecek olan çocuk!?


Ambulansta sayıklıyorum "Ben bunların dersini almıştım şimdi yaşıyorum!" defalarca, defalarca sayıklıyorum... İtiraz edemiyorum, gıkımı çıkaramıyorum. Hatalıyım biliyorum. Hak ettim biliyorum. Hakkım yok hiçbir şeye biliyorum. Ne isterse onu yapar Allah biliyorum. Süründürecekse süründürecek, her şey O'na hak iken benim hiçbir şeye hakkım yok... Ben dediğim ben bile O'na ait... Hakkım yok kendi üstümde bile... "Bir model gibi keser biçer diker, diyemezsin ki olmaz yapamazsın. Ona aitsin" bu manadaki Risale-i Nurdan satırlar dönüp duruyor karanlığımda...

Bekliyorum...

Neyi?

Hakk, hakkımda neye karar verdiyse onu...

Bilsem ne, bilmesem ne... Ben bana ait değilsem ne olacağının/ne olacağımın ne önemi olsun ki benim için!? Hepsi O'nun...

O zaman bekleyemiyordum bile... Bilmediğim bir yerde konaklayan ne idüğü belirsiz bir şeyim belki hiçlikte bir hiç!!! Hiçbir şey yok ama ses var, anlam var, mana var... Mana alemi mi yoksa bu karanlık!? Neredeydim!?


Niye olmuştu bu!? Ne diyordu Allah bana!? Neyi anlamadım da yedim bu tokadı Hakk'tan!? Neye diretip durdum, hangi vazgeçilmesi gereken şeyde takılıp inat ettim de indi gökten bu şiddetli ihtar!?


Düşüne düşüne, boyut boyut inceleye inceleye bir sürü seviyede cevaplar buldum. Şirkimi de gördüm, tutunmaya çalıştığım fâni şeyleri de... Kendimi paspas edişimi de, ilmin izzetine leke sürüşümü de...

Çektim resti işte bundan sonra kendime!


Kazadan bir ay sonrasıydı, annem takip ettiği bir diziyi izliyordu babamla beraber. Bir şarkı çalmaya başladı... Ağlamak, ağlamak, tutmadan nasıl geliyorsa içimden öyle ağlamak istedim bu şarkıyla. "Bir gitseler annemle babam, bir yalnız kalsam" diye yalvarırken dizi bitti yürüyüşe çıktılar. Bulup açtım o şarkıyı... Dönüp başa yeniden açtım, yeniden, yeniden... O çaldı ben ağladım...


"Kaç bedende beni aradın?

Bu kalp sadece seni aradı

Dersini almadı, inada bağladı olduramadı

Başını göğsüne koyup bir gün uyuyamadı

Ah, ateşe düştüm

Bak, evlerden uzak

Aşk değil bu bana tuzak, kahroldum

Ah, ateşe düştüm

Bak, evlerden uzak

Aşk değil bu bana tuzak, mahvoldum

Yanarım, yanarım, yanarım, kendime yanarım

Koca bir ömrü eline nasıl bırakırım?

Atarım, atarım, atarım içime atarım

Kimse beni düşünmesin, düştüğüm gibi kalkarım"



27.08.2024

Psikolojik Akış Çalışması


-Şu anda hayatımda baskın olanlar problemler neler?


-Anne olmaktan kaçma-kaçınma, bunun olacağını anladığım anlarda istem dışı tepkiler. Yetersizlik hissi.

Temizlik yapmak istemeyiş ve bu gerekli olduğunda halsizlik, yorgunluk, yapamam hissiyle bu konuda eşten "temiz tutma, temiz bırakma, düzenli olma" beklentisi.

İşleri başkası yapsın beklentisi ve bu olmayıp kendimi yapmaya zorladığımda değersiz-değer verilmemiş gibi hissetme, önemsenmeme, bana ne olursa olsun kimsenin umurunda değil, kimse bana yardım etmiyor, özellikle de eş efendi sürekli bana iş çıkartıyor, dağıtıyor, pisletiyor, yatılı misafir davet ediyor ve pislik, dağınıklık umurunda değil, bana bu sakat halimde daha çok iş yüklüyor.


-İyileştirmek istediğim derin konu ne?


-Anne olmak.


-Neyi değiştirmek isterim?


-Kendimi... Anne olmak ve bunun başlangıcı, niyeti, fiili ile ilgili bilinçdışı tepki ve etkileri değiştirmek isterim.


-Sahip olduğum duygu-belirti-durum hiç kaybolmazsa ne olacağından korkarım?


-Terk edileceğimden. . . Değersiz, kıymetsiz, yalnız bırakılacağımdan (bunu yazarken sol sol gözümün üstü şiddetle seyirdi bitene kadar) başkası tercih edilip benim bırakılacağımdan, Yalnız kalmaktan, gerekeni yapmamış-yapAmamış olarak bırakılmak, vazgeçilmek, başkasına tercih edilmek, kimsesiz kalmak, terk edilmek... Suçlanmak belki... Yetememek. . .


Garip bir şekilde birbirine zıt iki sorunun da cevabı aynı!!!

Anne olursam ne olur? -Terk edilirim!

Anne olmazsam ne olur? -Terk edilirim!


(Bu iki cümle iki ayrı kadının travmatik yaşamına ait cümlelere benziyor ve ikisi de ben değilim! Anne olmayı istemeyecek bir sebebim yok, anne olamazsam diye de bir kaygım ve sorunum yok. Bu iki cümle de benim yaşamıma ait değil. Öyleyse bedenimde konuşan, davranan, duygulanan bu iki birbirine zıt hikayenin kişileri kim? Kendi çözümleyemedikleri kader derslerinin urganını boynuma dolamış, birlikte bana yaşayacak, nefes alacak bir boşluk bırakmamış bu kadınlar kim? Bana her koşulda değersiz, her koşulda terk edilecek olan kadın olma hissini iki hikayenin birleşmesi getiriyor olmalı. Kim bu kadınlar ve hikayeleri ne?)

Buna iki ucu b*klu değnek mi desek? Kurtuluş yok! (sol göz üstü yine seyiriyor kurtuluşsuzluk gördüğümde) bu satırlarda en baskın ifade "Her koşulda terk edilir olmak." Bir çıkış ve kurtuluş olmayışının duygusu belki seyirtiyor gözümü, çıkış ve kurtuluş yolu görememek... İçimde tanımadığım bilmediğim bir şeyler birleşimi kabul etmiyor.


(sol göz üstü: baba tarafından bir kadın ve kadınlıkla ilgili görmek istemediği bir şey görmek travması olabilir miydi? Olacak olan kötü şeyden çıkış ve kurtuluş olmadığını görmek!)


-Belirti ortaya çıktığında neler oluyordu?


-Kendimi, hayallerimi unutmuştum. Ağır bir travma sonrası etkisinin de travmaya dönüştüğü katmerli travma sonrası etkileri yaşıyor ve bunun ne olduğunu bilmiyordum. Neden olduğunu da hakeza... Evlenmiştim ama hiçbir hissim de yoktu. Çoktan tüm renklerimi soldurmuştum sadece 24 yaşındaydım oysa. Kendimi "geri zekalı olmuş" bulup delirmenin eşiğinde ramak kalayı yaşamış, kendime dair tüm inançlarımın ve bildiklerimin yıkımını yaşamış bir harabeydim! Sanki bildiğim kendim, kendimi terk etmiş gibiydi. . . Verebileceğim hiçbir güzelliğimin olmadığı ama zorunluluklar ve görevler silsilesinin aklımla beni ayakta tutup öfkeyle sürükleyerek enerji ürettiği anlardı. Yatağa yattığımızda sıkışmışlık hissi ve nefes alamamak hali gelir anlamlandıramazdım. Evlendiğim adam üzerime gelse uzaklaşmadan nefes alamazdım. Teni tenime değse cildim yanar ve kızarırdı. Alerjik astım tanısı koyulmuştu, her şeye alerjim varmış... Ağzıma ne atsam nefesimi kesiyordu, yemek yemek işkenceydi. Nerde ne zaman hangi şey nefes alamamaya sebep olacak belli değildi. Yalnız başıma dışarıya çıkamıyordum bu yüzden ve akabinde yalnız yaşamak zorunda olduğum bir döneme girmiştim. Bedenim herhangi bir koku veya yiyecek ya da sürülecek hiçbir şeyi kabul etmeyip anında tepki veriyordu. Nefes alamıyor, ağzıma attığımı yiyemiyor, bir şey sürsem cildime anında irinli kabarcıklar oluşuyordu. Kabul etmemenin nirvanasındaydı her azam. Yalnız kalmıştım evet... Terk edilmiş gibi... Kendime idol seçtiğim bir abla vardı, tıp mezunu olup devletten istifa ederek çeşitli eğitimlerin akabinde psikoterapist olarak kendi kliniğinde çalışan bir abla. Ben 5 yaşındayken bizin bulunduğumuz şehirde tıp okuyordu ve çok severdim onu. Ben evlendikten 1 yıl sonra tam da bu anlam veremediği alerjik astım krizleriyle boğuşurken bulunduğum şehre bir konferans için gelmiş beni de ziyaret etmişti. İlk iki psikolojik seansı yaptıktan sonra bana ailemde taciz, tecavüz vakası olup olmadığını sormuştu. Annemin kuzeniyle ilgili bir şeyler olabileceğini söylediğimde ise "Hayır, bu senin yan soyunda değil üst soyunda olabilir, annen, annanen, babaannen gibi" diyerek bana anlamlandıramadığım şeylerin aslında çok derinde olan yaşanmışlıkların duygusal aktarımları olabileceğini söylemişti.


(2026'dan Bu güne notlar) İdol ablamla yaptığımız ikinci seans, benim bildiğim ve tanıdığım dünyanın çok ötesindeydi. Fakat yaşayıp da anlamlandıramadığım saçmalık sandığım şeyleri bana açıklayacak büyük bir kapı açacağını o günlerde bilmiyordum. 24 yaşında evlenmiş ve kendimi bazı şeyler için zorladıktan, zorundalıklar arasında yaşamaya vakit bulamadığım yoğun bir dönem sonrasında alerjik astım olmuştum. Bir buçuk yıl sonra da kendisiyle sadece akşam yemeği yemeye vakit bulabildiğimiz eşim ilkenin diğer ucuna gidip çalışmaya başlamış ve yalnız kalmıştım. Üstelik bir anda tüm dolu vakitlerim de boşalıvermişti. Arık okuldan eve gelince harika ve mükellef bir sofra hazırlayıp süslenip püslenmek gibi bir şey yapmak zorunda değildim. Kimse gelmeyecekti soframa. Toplama, yıkama derdi de olmuyordu. Okuldaki derslerim azalmış artık okula 6 gün değil 5 gün gidiyordum ve akşamları da eve daha erken dönüyordum. Ama yalnızdım...


Bir akşam bir Hint filmi açtım izlemek için. Filmin başında en sonundan bir kare göstererek başladı senaryo. "İki sevgili olduğu anlaşılan bir çift var. Kız, bir canlı bomba olmuş ve kızı seven erkek de onu durdurmak için kıza sarılıyor. Kız, erkek ona sarıldığında krize giriyor ve nefes alamıyor." İşte tam burada gülerek "Aaaaa! aynı ben!" dedim seslice ve güldüm şaşkınca.


Sonra birden kızın geçmişine döndü sahne, çocukluğuna, kızın ortaokul yaşlarında olduğu zamana. "Köyde bir mekan, okul gibi büyük ve geniş bir mekan var ağaçlar, araziler içinde ama sanki sadece iki kız kardeş var gibi orada. Ve birden ne olduğunu anlamadan teröristler basıyor mekanı. Abla olanı yakalamışlar yerde, üstüne çıkmışlar, kız bağırıyor kardeşine "Kaççççç kaççç! Durma öyle kaççç!" diye avazı çıktığı kadar. küçük olan saf saf bakıyor anlayamıyor ne olduğunu. O sırada küçük kızı da yakalayıp yere yatırıyorlar...


Ne olduğunu, olacağını, neyin neye neden olduğunu anlamaya başladığımda başımın üstünden bir uyuşukluk aşağı doğru inmeye başladı. Delicesine kapatmak istiyorum filmi ama ellerim kımıldamıyor, hareket etmek istiyorum, ekrana yaklaşıp hemen kapatmalıyım filmi ama vücudum ne kadar istesem de kıpırdamıyor! Tüm o sahnelere maruz kaldıktan sonra bağıra bağıra, sarsıla sarsıla ağlamaya başladım. Vücudum nihayet kıpırdıyordu ama niye ağlıyordum!? Kendimi durduramıyor sesli sesli sarsılarak ağlıyor bir yandan da hıçkırıklar arasında "Niye ağlıyorum ben!? Niye ağlıyorum Ben!?" diyordum. Anlamıyordum, olan hiçbir şeyi anlamıyordum, vücudum benden ayrı hareket ediyor veya etmiyordu, ben kullanmıyorum da başkası kullanıyor gibiydi, başka bir iradenin hükmü altında hareket ediyordu bedenim, bense sadece seyirciydim ve duruma şok olmuş olarak yaşıyordum olanları.


İşte bu olayı ancak Psikoterapist abla "Soyunuzda taciz-tecavüz travması var" dedikten çok sonrasında anlamlandırmaya başlayacaktım. Çünkü yaşanılan her travmatik acı olayın vücudun hücresel hafızasında kaydedildiğini ve bazı zamanlarda tetiklenerek yeniden ortaya çıktığını yeni öğrenmiştim ikinci seansta. Dizlerimin belli bir noktasına vuruşlar yaparak nefes egzersizleriyle bir müddet geçmişti sonra bana "vücudunda herhangi bir şey hissediyor musun?" diye sormuştu ve gariptir ki o esnada sağ kulağım sızlıyordu. Bunu söylediğimde "Babanla ilgili ne var?" diye sordu bana. Meğer travma kaynağını veriyormuş bu semptomlar, her vücut bölgesinin bir anlamı ve de temsil ettiği bir ata varmış, yaşanan acı olayın kaydı bu vücut bölgelerinin hafızasına kaydolurmuş, bilmiyordum tabiki yıllar sonra öğrendim. Ama bu seans sonrasında kocaman bir soru işareti olarak kalmıştı bende "taciz-tecavüz travması yaşamış kadın ata". Öyle biri gerçekten var mıydı? Varsa bile benimle ne ilgisi vardı? Onu bulsam ne işe yarardı? Başkasının yaşadığı kader neden benim kaderimi bağlasındı ki!? Daha sonraki yıllarda atasal aktarımı, etki ve sonuçlarını hatta insanın kader serüvenindeki amaçlarını öğrendikçe daha çok peşine düştüm henüz bence kimliği belirsiz bu kadın atamın.


2022 yılında yine yalnız başıma bir gece evde dizi izliyordum. Dizinin ana kadın karakteri aşık olduğu kişiyle evlenememiş fakat arkadaş olduğu biriyle evlenmiş ama yıllar geçse de anne olmak istemeyen, anne olmaktan kaçıp sürekli kariyer ve eğitim planlarıyla ömür geçiren evli bir kadındı. Kadının geçmişte annanesinin çocukluğunda yaşanan bir olay sahneliyordu. "Köyde eski ahşap ve taş karışımı bir ev, evin erkekleri evde yok savaşa gitmiş. Evde genç bir kadın var. Evin kapısı çalıyor kadın kapıyı açar açmaz eve eşkiyalar dalıyor..." Sahnelenenlerin her saniyesinde bütün vücudum elektirikleniyordu ve sanki orada gördüğüm her şeyi yaşamışım gibi hissediyordum. Bu sanki benim yaşadığım bir geçmişmiş gibi her şey çok tanıdık ve bildikti. Fakat benim bilincimin belleği hiç böyle bir anın yaşanmışlığını kaydetmiş değildi, benim hafızamda yoktu böyle anılar. Ama bedenimin her hücresi haykırıyordu "Biz bunu yaşadık! Bu oldu! Böyle oldu!"


Artık biliyordum hücrelerim benden önceki bir neslin hayatını anlatıyordu bana. Artık o kadına daha yakındım sanki... Hatta o günlerde yan daireye taşınmış ve iyi anlaştığımız bir kadın komşum vardı, bir vesileyle iki ismi olduğunu öğrendim, sanırım annanesinin ismiymiş ve ona hiç öyle seslenilmeyen o adını duyduğumda içimde bir şey "sanki benim bu isimde bir atam var... Öyle tanıdık ki... Böyle bir kadın bir büyüğüm var!" dedi. Fakat gerçek şu ki hayatımda o güne kadar hiç o isimde bir tanıdığım olmamıştı. O isim bana naif, zarif ve güzel bir kadını hissettiriyordu. Komşum bana vefat etmiş annesinden yadigar bir çiçeği verdi. Evimde bir sürü çiçek vardı beğenip aldığım fakat evime geldiklerinde çiçek açmayı bırakır bir daha asla çiçek açmazlar ama yeşillenip coşarlardı. Evime gelip de çiçek açmayı bırakmayan ve daima üzerinde çiçek bulunduran tek çiçek işte bu çiçek olmuştu. Çiçeklenmeyi hiç bırakmadı..!


13 yıldır aynı şehirde yaşamamıza rağmen ziyaretine gitmek isteyip de gidemediğim bir halam vardı. Aynı şehirde olsak da çok uzaktı yaşadığımız ilçeler. Hep aklımdaydı, bir gün arabamız olursa onu ziyarete gitmek derin bir dürtü gibiydi içimde, neden bilmiyorum. 2024 yazında nihayet bir arabamız oldu, tam istediğim gibi geniş ailelere uygun yedi kişilik konforlu bir araç. 2025'in kurban bayramıydı sanıyorum, eş efendi ailesinin yanına gitmiş arabayı da bana bırakmıştı. İşte o bayram hep niyetimdeki şeyi yapıp ablam ve yeğenimi de alıp halamı ziyarete gittim.


Ablamla halam konuşurlarken işte o ismi duydum! Kimmiş o!? Babaannemin annesi..! Ve neymiş hikayesi..?


"24 yaşındayken eşi askerdeymiş kayınvalidesiyle birlikte köyde yaşıyorlarmış ve yeni doğmuş bir bebeği varmış. Köy çeşmesinde bir yabancıyla karşılaşmış, yardım etmiş sorularını cevaplamış. Birkaç gün sonra iki kadın evdeyken o yabancı ile bir Ermeni çetesi evi basmışlar. Boğazına bıçağı dayamışlar, nefes alamamış ve bayılmış. Kendine geldiğinde etrafında çetenin cesetleri varmış. O günden sonra korktuğu şeylerle karşılaştığında bayılırmış."



Evlilikle Birlikte

Dr. Nurcem Hanzadebek Çep Yeşiloğlu

Yorumlar


Nun Külliyesi

  • alt.text.label.Instagram
  • alt.text.label.Instagram

©2022, Nun Külliyesi. Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page